Trump, seçim darbesi planının ortasında İran’ı yıkıcı bir savaşla tehdit ediyor

19 Kasım 2020

Dünya Sosyalist Web Sitesi, 14 Kasım’da, “Trump, İran’a karşı bir savaş mı planlıyor?” diye sormuştu. Cevabın gelmesi uzun sürmedi.

New York Times (NYT), 16 Kasım’da yayımlanan bir yazıda, ABD başkanının geçtiğimiz Perşembe günü Oval Ofis’te “önümüzdeki haftalarda İran’ın ana nükleer tesisine karşı harekete geçme seçeneklerini” tartışmak üzere ulusal güvenlik kabinesini topladığını açığa vurdu.

Trump başkanlık seçimlerinin sonuçlarını geçersiz kılma kampanyasını yürütürken düzenlenen toplantıda, Başkan Yardımcısı Mike Pence, Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, yeni atanan Savunma Bakanı vekili Christopher Miller ve Genelkurmay Başkanı General Mark Milley vardı.

Bu uğursuz görüşmenin bahanesi, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun (IAEA) geçtiğimiz hafta yayımladığı bir rapordu. Rapora göre, İran’ın düşük seviyede zenginleştirilmiş uranyum stoku, 2015’te Tahran ile dünyanın büyük güçleri arasında yapılan nükleer anlaşmada belirlenen sınırın 12 katına çıkarak yaklaşık 2.439 grama ulaşmıştı. Kapsamlı Ortak Eylem Planı adlı anlaşma, İran’ın sivil nükleer programında büyük bir kısıntı yapması ve katı bir denetlemeye boyun eğmesi karşılığında Birleşmiş Milletler yaptırımlarının kaldırılmasına dayanıyordu.

Trump 2018’de anlaşmadan çekildi ve bir yandan amansız askeri provokasyonlara girişirken, öte yandan İran’ın ekonomisini boğmayı ve halkına boyun eğdirmeyi amaçlayan, sürekli artan tek taraflı yaptırımlar uyguladı. Bu politika, Ocak ayında İranlı lider Kasım Süleymani’nin Bağdat Uluslararası Havaalanı’nda bir insansız hava aracı saldırısıyla öldürülmesinde doruk noktasına ulaştı. Suç teşkil eden bu saldırı, iki ülkeyi topyekûn savaşın eşiğine getirmişti.

İran’ın uranyum stokunun büyüklüğü (2015 anlaşmasından öncekinden çok daha küçük), stratejik bir öneme sahip değildir ve uluslararası hukuku ihlal etmemektedir. Tahran, Avrupa’nın Washington’ın tek taraflı yaptırımlarına direnememesine tepki olarak stok miktarını artırdı ve anlaşmanın diğer sınırlarını aştı. İran, uranyumu parçalanabilir madde üretmek için gerekli olan yüzde 90’lık seviyenin üzerinde zenginleştirmek için hiçbir adım atmadı ve bunu yapma kapasitesine sahip olduğuna dair hiçbir kanıt yok. İran, nükleer programının yalnızca barışçıl amaçlar için olduğunu defalarca vurguladı ve uluslararası teftişleri kabul etti.

NYT’deki makale, ABD ve İsrail hükümetlerinin propaganda yalanını tekrarlayarak İran’ın önümüzdeki bahara kadar “bir bomba [üretmeye] yakın” olabileceğini belirtiyor. Makalenin yazarlarının Eric Schmitt ve David Sanger olması dikkat çekicidir. Bu kişiler, Bush yönetiminin hizmetinde, 2002-2003 sürecinde ABD’nin Irak’a karşı saldırı savaşının bahanesi olarak uydurulan “kitle imha silahları” kampanyasında NYT’deki yazılara katkı yapmışlardı.

NYT’ye göre, “İster füze ister siber olsun herhangi bir saldırının Natanz’a odaklanacağı neredeyse kesin.” Başkent Tahran’ın güneyinde bulunan Natanz, İran’ın en büyük uranyum zenginleştirme tesisinin bulunduğu yerdir.

NYT’deki haber, ismi açıklanmayan yönetim yetkililerinin şunları söylediğini aktarıyor: “Bay Pompeo ile General Milley’in askeri tırmanmanın potansiyel risklerini anlatmalarının ardından, yetkililer, İran içinde bir füze saldırısının konu dışı olduğu inancıyla toplantıdan ayrıldılar…”

Bu tür güvencelere inanmak için hiçbir neden yoktur. Bir ABD saldırısı için planlar devam ediyor ve uygulanması için kesin önlemler alınıyor.

Pentagon, Pazartesi günü yaptığı açıklamada, bir F-16 hava filosunun Almanya’daki Spangdahlem Hava Üssü’nden Abu Dabi’deki El Dafra Hava Üssü’ne aktarıldığını bildirdi. Bir Hava Kuvvetleri komutanı, medyaya verdiği demeçte, bunun, “CENTCOM’un müttefiklerine ve ortaklarına bölgedeki güvenliği ve istikrarı destekleme kararlılığını” gösterdiğini söyledi. Söz konusu uçaklar, hedeflerine hem konvansiyonel hem de nükleer bombalar atabiliyor. Bu arada, ABD Donanması’nın Nimitz Uçak Gemisi Saldırı Grubu Basra Körfezi’nde faaliyetlerini sürdürürken, ABD’nin bölgede konuşlanmış yaklaşık 35.000 askeri bulunuyor.

Tüm bunlar olurken, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Başbakan Binyamin Netanyahu ile görüşmek üzere Çarşamba günü İsrail’e geldi. Netanyahu, çok sayıda suçlama nedeniyle görevden alınma tehdidi altında bulunuyor. Pompeo’nun ziyaretinde görüşülecek başlıca mesele, İran’a karşı savaş olacaktır. Bu, Washington’ın Tahran karşıtı ekseninin parçası olan Basra Körfezi monarşilerine yapacağı ziyaretler için de geçerlidir. İsrail basını, ABD’nin İran’ı Trump görevden ayrılmadan önce vurup vurmayacağı ya da Washington’ın bunun için Netanyahu’ya yardım edip etmeyeceği konusunda spekülasyonlarla dolu.

Kesin olan bir şey var. Natanz’ın veya İran’ın başka bir nükleer tesisinin bombalanması, dünya tarihsel boyutlarda bir savaş suçu olacaktır. Böylesi bir saldırı, binlerce, belki de on binlerce insanın hemen ölmesine; çok daha fazla insanın ise uranyum hekzaflorür ve radyoaktif serpinti nedeniyle ölmesine ve hastalanmasına yol açacaktır.

İran uranyum stokları bahanesinin ardında, İran’a karşı böylesi bir savaş suçunun acil itici gücü, Trump’ın iktidarda kalmak için seçim sonrası bir darbe yapma girişimi karşısında Washington’ı saran eşi görülmemiş siyasi krizde yatmaktadır.

Trump, Pentagon’un üst düzey yetkililerini temizleyerek yerlerine kendisine sadık ve fanatik derece İran karşıtı faşizan görevlileri atadı. Savunma bakanlığı görevinden alınan ve eski bir silah sanayisi lobicisi olan Mark Esper’in görevden alınmasının nedeni, hem İran’a karşı saldırıyı destekleme konusundaki isteksizliği hem de Trump’ın İsyan Yasası’nı devreye sokup polis şiddeti karşıtı göstericilere saldırması için düzenli ordu birliklerini sokaklarda görevlendirme teklifine açıkça karşı çıkmış olmasıydı.

İran’a yönelik bir saldırı ve İran’ın kaçınılmaz misillemesi sonucu çok sayıda ABD askerinin ölmesi, Trump’a, sıkıyönetim ilan etme ve Beyaz Saray’ı bırakmama bahanesi sağlayacaktır. Başkanlık yemini tarihine 62 gün kala, böylesi bir provokasyon tehlikesi her an mevcuttur.

Biden ve Demokratlar ise İran’a karşı yıkıcı bir savaş tehdidini görmezden geliyorlar. Bunun yerine, ABD askerlerinin Afganistan’daki yaklaşık 20 yıllık savaştan ve Irak’tan “aceleyle” çekilmesinin sözde tehlikeleri hakkında uyarıda bulunuyor ve Trump’ın yeni yönetime geçiş sürecini engellemesinin, ABD emperyalizmini “düşmanları” karşısında savunmasız bıraktığını ve “ulusal güvenliğe” tehdit oluşturduğunu ilan ediyorlar.

İran'a karşı savaş tehdidi ve yeni bir dünya savaşı tehlikesi, özünde Trump rejiminin krizinden değil, onun da kaynağını oluşturan, ABD emperyalizminin tarihsel krizinden kaynaklanıyor. Washington, İran’a yönelik acımasız saldırganlığıyla, kendi jeostratejik çıkarlarının peşinden koşuyor. Basra Körfezi’nin ve bölgenin muazzam enerji kaynaklarının üzerinde sınırsız egemenlik kurmaya çalışırken, başlıca küresel rakibi olan Çin’i bu kaynaklardan mahrum bırakmaya uğraşıyor.

Eğer Biden 20 Ocak’ta göreve gelmeyi başarabilirse, bu savaş tehlikesi tırmanmaya devam edecektir. Demokratik Parti, Rusya ve Çin karşısında aşırı “yumuşak” olduğu iddiasıyla Trump’a sağdan saldırarak bunu açıkça ortaya koymuştur.

Demokratik Parti’nin başlıca kaygısı, Trump’ın komplolarını yenilgiye uğratmak değil, bunlara yönelik halk muhalefetinin Wall Street’in ve ABD emperyalizminin çıkarlarını tehdit etmesini önlemektir.

Savaşa ve egemen sınıfın COVID-19 pandemisi karşısında izlediği “sürü bağışıklığı” politikasıyla işçilerin hayatlarının kurban edilmesine karşı çıkma ve demokratik hakları savunma mücadelesi, ancak işçi sınıfı tarafından Trump’a, Demokratlara ve savundukları kapitalist sisteme karşı bir mücadele olarak verilebilir.

ABD seçimlerini takip eden olağanüstü olayları tüm dünya izliyor ve eğer Amerikalı işçiler, bağımsız bir siyasi mücadele başlatırlarsa, bu mücadele tüm dünyadaki işçiler tarafından desteklenecektir. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ve bütün ülkelerdeki işçilerin ortak çıkarları, ekonomik yaşamı uluslararası ölçekte eşitlik ve sosyalizm temelinde yeniden yapılandırmak amacıyla finans-şirket oligarşisinin gücünü kırmayı ve iktidarı kendi ellerine almayı gerektirmektedir.

Bill Van Auken