Pandemi kontrolden çıkarken hükümet kapanma önlemlerini reddediyor

Barış Demir
4 Kasım 2020

COVID-19 pandemisi Türkiye genelinde patlama yaparken, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümeti, kapanma önlemleri alınması çağrılarını reddederek işe ve okula dönüş politikasında ısrar ediyor. Resmi ölü sayısı geçtiğimiz hafta 10 bini geride bırakırken, Sağlık Bakanlığı her gün 2.300’den fazla kişinin COVID-19 hastalığına yakalandığını ve yaklaşık 75 kişinin hayatını kaybettiğini açıklıyor.

“Vakalar” ile “hastalar” arasında keyfi ve bilime aykırı bir ayrım yapan Erdoğan hükümeti, egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda fiilen bir “sürü bağışıklığı” politikası uyguluyor. Yalnızca semptom gösteren ve hastaneye yatırılan vakalar “hasta” olarak sayılıyor. Hükümet, işçileri kâr yaratmak üzere işe geri dönmeye, öğrencileri de okula gitmeye zorlamak için gerçek verileri gizliyor. Hükümetin öldürücü “sürü bağışıklığı” politikası, burjuva muhalefet partileri ve sendikalar tarafından da destekleniyor.

5. ve 9. sınıf öğrencilerinin de yüz yüze eğitime başlamaya zorlanmasıyla beraber, okula dönüş kampanyası bu hafta daha da yoğunlaştırıldı. Eylül ayından beri 10 milyondan fazla öğrenci yüz yüze eğitime başlarken, beklendiği üzere virüs çocuklar arasında ciddi ölçüde yayılıyor.

İstanbul Tabip Odası üyeleri, COVID-19 nedeniyle hayatını kaybeden Dr. Salih Kanlı için saygı duruşunda bulunuyor, 20 Ekim 2020, İstanbul. [Kaynak: İstanbul Tabip Odası]

Prof. Dr. Elif Dağlı, BirGün’e verdiği demeçte, çocuklar arasında artan tehlikeyi şöyle ifade ediyordu: “14-20 Eylül haftasında, 5-14 yaş grubunda hasta sayısı 100 binde 2.9 iken, 19-25 Ekim haftasında aynı yaş grubunda 100 binde 4.3’e yükseldi. Son gündelik raporun bulunduğu 29 Ekim’de ise bu oran 100 binde 6.7 olarak gösterilmiştir.” Bu durum, okulların açılmasını destekleyen Eğitim-Sen de dahil tüm sendikalara yönelik bir itham niteliğindedir.

Türkiye’de pandeminin feci durumu, ancak resmi veriler ve açıklamalar yorumlanarak anlaşılabilmektedir. Ekim ayı sonlarında Reuters’a konuşan ismi açıklanmayan bir üst düzey yetkili şunu belirtiyordu: “Vaka sayısı, hasta sayısının yaklaşık beş katı gibi görünüyor.”

Ayrıca ek ölümlere ilişkin istatistikler de gerçek ölüm sayısının açıklananın neredeyse iki katı olabileceğini gösteriyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi vefat sayıları verisine göre, Türkiye’de ilk vakanın açıklandığı 11 Mart ile 13 Ekim tarihleri arasında İstanbul’da 2015-2019 ortalamasına kıyasla toplam 7.024 ek ölüm meydana gelmiş durumda. Ancak Sağlık Bakanlığı’nın resmi verilerine göre, 27 Eylül 2020 itibariyle İstanbul’da COVID-19’a bağlı toplam vefat sayısı bu rakamın yarısından azdı ve 3.135 olarak belirtiliyordu.

Dahası, Türkiye, yaklaşık 2.400 ağır hasta sayısıyla, Avrupa’da ağır hasta sayısı bakımından dördüncü sırada bulunuyor. Bununla birlikte, Boston College Biyoloji Bölümü’nden Emrah Altındiş ise, 29 Ekim’de Sağlık Bakanı’nın açıkladığı koronavirüs tablosunda toplam ağır hasta sayısının Türkiye’de 1800 civarı gösterildiğine işaret ederek şunları ifade ediyordu: “Oysa Bakan ‘İstanbul’da 9 bine yakın yoğun bakım yatağından yüzde 66’sı dolu’ diyor. Bu sadece İstanbul’da 6 bin yoğun bakım hastası yapar.”

Ne var ki, hükümet, Avrupa’daki çeşitli ülkelerin artan halk öfkesi karşısında uygulamak zorunda kaldığı yetersiz ve göstermelik kısıtlamaları dahi gündemine almazken, koronovirüs özellikle Türkiye’nin 16,5 milyon nüfusu ile en yoğun yerleşim alanı olan İstanbul’da kontrolden çıkmış görünüyor. İstanbul Tabip Odası, geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada, etkin ve yeterli önlemler alınmazsa İstanbul’un bir kaos durumuyla karşılaşacağı uyarısında bulundu.

Bakan Koca, 28 Ekim’de, İstanbul’da özellikle son bir hafta içinde vaka artış oranının yüzde 62 olduğunu açıkladı ve şu ifadeleri kullandı: “3 gün önce İstanbul’daki vaka sayılarının Türkiye’deki vaka sayılarının yüzde 40’ına ulaştığını açıkladım. COVID-19 testi pozitif çıkan her 10 kişiden 4’ü İstanbul’dadır.”

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Kovid-19 İzleme Kurulu Üyesi Doç. Dr. Osman Elbek, kamusal önlem alınmamasını ve bireysel önlemlerin yeterli görülmesini şu sözlerle eleştirdi: “Salgın, bireylerin inisiyatifine bırakılamaz… ‘Kimse evinden çıkmasın, maskeye hijyene dikkat edelim’ dışında bir şey duymadım. Bunların yetmediği salgındaki artıştan görülüyor. İnsanlar dikkat etmeli tabii. Ama hiçbir kamusal önlem alınmıyor.”

Bir başka Kovid-19 İzleme Kurulu Üyesi Doç. Dr. Cavit Işık Yavuz ise, yeni hasta sayısının “yüzde 39’u son hafta [19-25 Ekim] tespit edilmiş. Grafiğe bakınca trend net olarak görülüyor. Hâlâ ne bekliyoruz yeni önlemler için?” diyordu.

Hükümetin tek “önlem”i, sağlık emekçilerinin istifalarının ve izinlerinin yasaklanması oldu. Doğrusu, hükümet, salgının gerçek boyutunu gizleyerek ve yeterli önlem almayarak salgınla mücadeleyi sağlık emekçilerinin sırtına yüklemiş durumda. Bu ise sağlık emekçileri içinde hükümet politikalarına karşı öfkeyi körüklüyor.

Sağlık emekçileri aşırı sürelerde çalıştırılıyor ve halihazırda testi pozitif çıkan ancak semptom göstermeyen birçoğunun da çalıştırılmaya devam ettiği belirtiliyor. Bugüne kadar 40 binden fazla sağlık emekçisi hastalığa yakalanırken, yaklaşık 120 sağlık emekçisi hayatını kaybetti.

Koca, “İstanbul’da durumu kontrol altına alamazsak salgın baş edilir olmaktan çıkacak” demesine karşın, hükümetinin bu konuda herhangi bir önleme başvurmayacağını açıkça dile getirerek “sürü bağışıklığı” politikasına devam edileceğini ortaya koydu.

Koca işçi sınıfının işe gitmek için kullandığı “Toplu ulaşım büyük risk kaynaklarından” derken, yaptığı şu çağrı izlenen politikanın arkasındaki kapitalist kâr dürtüsünü açıkça ortaya koymaktadır: “İşverenlere sesleniyorum, esnek mesai sistemine geçmek için elinizden geleni yapın, şartlarınız uygunsa vardiyalı çalışın.”

İstanbul Valisi Ali Yerlikaya da hükümetin ve yerel yönetimlerin hayatlar karşısında kârlara öncelik vererek bir “sürü bağışıklığı” politikası izlediğini açıkça kabul etti. İstanbul’da 400 bin kamu emekçisi ve 5 milyon özel sektör işçisi olduğunu söyleyen Yerlikaya şunu belirtiyordu: “İstanbullu hasta hasta işe gidiyor. Çünkü COVID’den korkuyor ama işten atılmaktan daha çok korkuyor. Bu noktada bir sorun var.”

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ile “sürekli temas” halinde olduklarını ve birlikte “çok iyi” çalıştıklarını vurgulayan Yerlikaya, İstanbul’daki işçiler arasında devam eden salgının çözümünün “esnek çalışma” olduğunu söyledi. Vali, DİSK, Türk-İş, Hak-İş ile esnek çalışma konusunu görüştüğünü ve hepsinin buna “çok olumlu” yaklaştığını söylüyordu. Bu durum, siyaset kurumu ile sendikalar arasında işçilerin canı pahasına var olan gerici işbirliğini gözler önüne sermektedir.

Erdoğan hükümeti, pandemi boyunca burjuvaziye yüz milyarlar aktarmış durumda. Ekim ayında, TBMM, Hazine’nin borçlanma limitini 2020 yılı için iki katına çıkarılmasını kabul etti. Hazine verilerine göre ilk 8 aylık borçlanma 250 milyar liranın üzerinde. Dünya genelinde olduğu gibi Türkiye’de de milyarlar düşük faizli krediler ve teşvik paketleri biçiminde egemen sınıfa aktarılırken, bu borcun, artan sömürü ve sosyal haklarının ortadan kaldırılması biçiminde işçi sınıfına ödetilmesi gerekiyor.

Bu yüzden, hükümet, özellikle 25 yaş altı ve 50 yaş üstü işçiler arasında esnek ve geçici çalışmayı yaygınlaştırarak kıdem ve ihbar tazminatı hakkını ortadan kaldıracak bir yasayı meclis gündemine getirdi. İşçi sınıfının sosyal haklarına yönelik bu büyük saldırı, egemen sınıf tarafından uzun zamandır talep ediliyordu.

Üç büyük sendika konfederasyonu, Salı günü konuyla ilgili yaptıkları ortak açıklamada, hükümeti “çalışma hayatının sorunlarıyla ilgili düşünülen düzenlemelerin ülkemizde uzun bir geçmişi olan sosyal diyalog mekanizmaları” yoluyla ele almaya çağırdı. Bu kapitalizm yanlısı örgütlerin temel kaygısı, işçi sınıfı içinde artan öfkeyi kontrol altında tutmak ve bu gerici yasaya karşı bağımsız bir mücadeleyi engellemektir.

Sendikaların, egemen sınıfın “sürü bağışıklığı” politikası ve işe geri dönüş kampanyası ile yaptığı açık işbirliği, işçi sınıfının pandemiye karşı mücadele etmek ve sosyal hakları savunmak için izleyebileceği tek yolun, uluslararası ölçekte sendikalardan bağımsız bir şekilde örgütlenmek ve harekete geçmek olduğunu ortaya koymaktadır.

Uluslararası bir genel greve hazırlanmak için işyerlerinde ve okullarda iş güvenliği taban komiteleri kurma çağrısı yapan Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) perspektifi budur.