Lübnan hükümeti limandaki patlama üzerine artan öfkenin ortasında istifa etti

Jean Shaoul
12 Ağustos 2020

Lübnan Başbakanı Hasan Diab, Pazartesi akşamı televizyondan yaptığı açıklamayla hükümetinin istifa ettiğini duyurdu.

İstifa açıklaması, geçtiğimiz Salı günü Beyrut limanındaki bir depoda bulunan 2.750 ton amonyum nitratın feci bir şekilde patlamasına yönelik halk öfkesinin büyümesinin ortasında geldi.

Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn (solda), Lübnan Başbakanı Hasan Diab’dan istifa mektubunu alırken. Cumhurbaşkanlığı sarayı, Beyrut, Lübnan. 10 Ağustos 2020. (Dalati Nohra via AP)

Hafta sonu boyunca öfkeli gösteriler düzenlenmişti. Güvenlik güçlerinin protestoculara göz yaşartıcı gaz ve plastik mermiyle saldırması üzerine çıkan çatışmalarda 700’den fazla kişi yaralanmıştı.

Hükümetinin istifa ettiğini duyuran Diab, Lübnan’da yolsuzluğun “devletten daha büyük” olduğu sonucuna vardığını söyledi. “Bu suç”un yaygın yolsuzluğun bir sonucu olduğunu ekleyen Diab, ölüm saçan patlamadan sorumlu olanların yargılanması çağrısı yaptı. Diab, halkın yanında olabilmek ve “onlarla birlikte değişim için mücadele edebilmek” amacıyla bir “geri adım” attığını ifade etti.

Diab, Lübnan’ı vuran “deprem”den, kendi hükümetinden önce yolsuzluğa bulaşmış olanları sorumlu tutarak şunları söyledi: “Onların [siyaset sınıfının] utanması gerekirdi, çünkü bu felakete yol açan onların yolsuzluğu ve [limandaki malzemeyi] yedi yıl gizlemesidir.”

Diab’ın geçiş döneminde görevde kalacağı belirtiliyor. Cumartesi günü, iki ay görevde kalacağını söyleyerek erken milletvekili seçimi ilan etmişti.

Hükümetin istifası, bazı bakanların istifasının ardından geldi. Diab’ın en yakın müttefiki olan Çevre ve İdari Kalkınma Bakanı Damianos Kattar da hükümetin reform yapamadığını söyleyip istifa etmişti.

Patlamanın doğrudan nedeni henüz doğrulanmazken, facia, art arda gelen hükümetlerin ve egemen seçkinlerin canice ihmalinin ve kayıtsızlığının sonucuydu. Böylesine güçlü bir kimyasal maddenin kurallara uygun güvenlik kontrolleri olmadan yaşam alanlarına yakın yerde depolanmasının doğurduğu tehlikeler hakkında yapılan uyarıları yıllarca görmezden geldiler.

Beyrut Valisi Mervan Abbud’a göre, patlamadan kaynaklı ölümlerin sayısı 220’ye yükselirken, 110 kişi hâlâ kayıp. Kayıpların çoğunun yabancı işçiler ve kamyon şoförleri olduğu sanılıyor. Yabancı olmaları kimliklerini tespit etmeyi zorlaştıracak. 6 binden fazla kişi yaralanırken, ordu, sağ kalan kimsenin bulunmadığı gerekçesiyle limandaki kurtarma çalışmalarına son verdi.

Kent nüfusunun yüzde 20’sine denk düşen 300 bin kişinin evi, patlama ve çıkan yangın sonucunda yıkıldı veya hasar gördü. Yetkililer, 10-15 milyar dolarlık bir kayıp olduğunu tahmin ediyor.

Başka kalacak yer sağlanmadığı için, insanlar birçoğu penceresiz veya kapısız olan ağır hasarlı evlerde uyumak zorunda kalıyor. BBC’ye konuşan Uluslararası Kızılhaç Komitesi Sözcüsü Rona Halabi, “Bu insanların barınağa ihtiyacı var, yemeğe ihtiyacı var… temizlik için deterjana ihtiyacı var, evlerinden geriye kalanları toplamak için yardıma ihtiyacı var,” diyordu.

Halabi, uzun elektrik kesintilerinin daha önce günlük bir olay olduğu koşullarda, patlamanın iki su ve elektrik enerjisi tesisinde ağır hasara neden olduğuna dikkat çekti.

Cumhurbaşkanı Mişel Avn, geçtiğimiz hafta, patlamanın nedenine ilişkin bir soruşturma açıldığını duyurmuş ve ihmale ek olarak bir “dış müdahale” olup olmadığının da araştırılacağını söylemişti. Bir raporun dört gün içinde hazır olacağı ifade ediliyor. Haberlere göre, önde gelen 20 dolayında yetkili ev hapsine alınırken, bazı kişilerin de banka hesapları donduruldu.

Bir yargıç, Devlet Güvenlik Kurumu’nun başındaki Tümgeneral Tony Saliba’yı sorgulamaya başladı. Görünüşe göre, Devlet Güvenlik Kurumu, söz konusu malzemenin limanda depolanmasının tehlikeleri hakkında bir rapor hazırlamış ve raporun bir kopyasını 20 Temmuz’da cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık ofislerine göndermişti.

Ekonomik sıkıntıya, hükümet yolsuzluğuna ve ülkedeki mezhebe dayalı siyasi sisteme karşı kitlesel protestolar Washington, Paris ve Riyad destekli Başbakan Saad Hariri’yi istifaya zorlayınca, mühendislik profesörü Diab, Ocak ayında “teknokrat” hükümetin başına atanmıştı.

Diab’ın kabinesi (birçoğu ana siyasi partilere üye olmayan profesyoneller), İran destekli Hizbullah’ın desteğine sahipti. Hizbullah, müttefikleriyle birlikte, parlamentodaki en büyük siyasi grubu oluşturuyor.

Bu durum, Diab hükümetine, Hariri’nin Gelecek Hareketi ile müttefik olan ve hükümetle işbirliği yapmayı reddeden Hristiyan ve Sünni plütokratların nefretini kazandırdı ve iki blok arasında son aylarda küçük ama şiddetli çatışmalar yaşandı. Cumhurbaşkanı Avn, geçtiğimiz Haziran ayında, bunun ülkedeki bir başka iç savaşı tetikleyebileceği uyarısında bulunmuştu. Lübnan’da 1975 ile 1990 yılları arasında dış güçler tarafından desteklenen değişken ittifaklar arasında silahlı çatışmalar yaşanmıştı.

Liman patlaması, koronavirüs pandemisi eliyle ağırlaştırılan görülmemiş bir ekonomik ve mali krizin ortasında geldi. Turizm gelirlerinin yanı sıra Körfez’den ve Lübnan diasporasından gelen dövizler hızla düştü. Karantina tedbirleri, işçiler, sığınmacılar ve göçmenler arasında tarifsiz bir çileye neden oldu. Tek sınırlı sosyal güvenlik ağı, mezhebe dayalı partiler tarafından sağlanıyor ve sağlık hizmetleri, fahiş fiyatları ödeyebilme gücünüze bağlı.

Mart ayında hükümet, 1,2 milyar dolarlık Eurobond ödeme yükümlülüğünü yerine getiremedi ve sonradan bunu tüm dış borçlarına doğru genişletti. Liranın çöküşü ağır borçlu ülkenin döviz rezervlerini yok ederken, enflasyonu ve yaygın yoksulluğu körükledi.

Hükümet, olağanüstü hal ilan etmesinden günler sonra, merkez bankasının para birimini desteklemek için piyasaya dolar pompalayacağını ve kredi için ABD’nin hakimiyetindeki Uluslararası Para Fonu’na (IMF) başvurmaya hazırlandığını açıkladı. Bu tür bir kredi, alışıldık “serbest piyasa reformları” talebine bağlı olacaktır. Bu ise milyonlarca insanı aşırı yoksulluğa sürükleyecek ve egemen seçkinlerin temel ve çatışan çıkarlarının önüne geçecektir.

Ama en önemlisi, olası bir IMF kredisi, son altı yıldır ilişkilerin soğuduğu Sünni petrol devletleri ile siyasi uzlaşma şartına bağlı olacaktır. Böylesi bir ittifak, İran’ı ve dolayısıyla Suriye’yi hedef alacaktır ki bunlar Hizbullah için kabul edilemez koşullardır. IMF’nin şartlarına uyulmadan, 2018’de Avrupalı ve bölgesel güçler tarafından bir yardım konferansında taahhüt edilen krediler gelmeyecektir.

Bunların yanı sıra ABD, geçtiğimiz yıl, terör örgütü olarak kabul ettiği Hizbullah’a yönelik yaptırımlarını genişletmişti. Milletvekillerini ve yerel bir bankayı hedef alan yaptırımlar, bankayı kapanmaya zorlayarak, Lübnan’ın zaten ağır durumda olan mali ve ekonomik krizini daha da şiddetlendirmişti.

ABD’nin Caesar Yasası geçtiğimiz Haziran ayında yürürlüğe girdi. Suriye hükümetine ve onunla anlaşma yapanlara yaptırım getiren yasa, Hizbullah’ın mali durumunu daha da baltalıyor ve Lübnan’ın Suriye’den petrol satın almasını engelliyor.

Washington, Riyad ve Paris, Beyrut’a “azami ekonomik baskı” yapmaya çalışıyor ve İran’a karşı daha kapsamlı harekatlarının bir parçası olarak, Hizbullah’ı Lübnan ve Suriye’deki siyasi ve askeri bir güç olarak ortadan kaldırma amacıyla ülkeye neredeyse abluka uyguluyorlar. Hedefleri, Hariri’nin Sünni Gelecek Hareketi’ni ve müttefiklerini, yani yerel vekillerini iktidara geri getirmektir.

Fransa Devlet Başkanı Macron, Pazar günü bu baskıyı sürdürdü. BM ile bir sanal konferansın eş başkanlığını yapan Macron, Beyrut’a sağlık, eğitim, gıda ve barınma için acil insani yardım olarak yaklaşık 300 milyon dolar taahhüt edilen konferansta, ülkenin “katı bir biçimde izleneceği” uyarısında bulundu ve Lübnan siyasi ve ekonomik reform uygulayana kadar şehri yeniden inşa etmek için para sağlanmayacağını ekledi.

Son günlerde gösterileri düzenleyen güçler arasında, Hariri’nin ABD eksenindeki Gelecek Hareketi etrafındaki Hristiyan ve Sünni partiler ve eski generaller bulunuyor. Bu güçler, “insani ve ekonomik krizi çözmek” ve yeni bir seçim yasası temelinde, üç yıl kadar bir süre içinde seçimlere zemin hazırlamak için, “potansiyel olarak ordunun başında olduğu”, bankerleri ve diğer iş dünyası figürlerini içeren geçici bir “kurtuluş” hükümeti oluşturma çağrısı yapıyorlar. Emperyalizmin hizmetinde, plütokrasinin doğrudan egemenliğini restore etmeyi ve Lübnan ile Suriye’deki “gangsterler”in (Hizbullah için kullanılan bir ifade) etkisini yok etmeyi amaçlıyorlar.

Bu durum, sürekli genişleyen krizin içine çekilen işçi, gençlik ve orta sınıf kesimlerin haklı öfkesinin başka bir kleptokratlar grubunun (bu kez, muhtemelen generallerin önderlik ettiği bir grubun) arkasına kanalize edilmesinin ve Hizbullah’ın ve müttefiklerinin yoksul destekleyicilerini hedef almasının ciddi bir tehlike olduğuna işaret etmektedir.

Mevcut durumda kesinlikle belirleyici olan, kapitalizmi yıkma ve dünya sosyalist devletler federasyonunun parçası olarak Ortadoğu Birleşik Sosyalist Devletleri’ni inşa etme mücadelesinde işçi sınıfını yalnızca Lübnan’da değil ama bölge genelinde bütün dinsel, mezhepsel, ulusal ve etnik ayrımların ötesinde birleştirecek bir perspektif ileri süren yeni bir devrimci önderliğin inşasıdır. Bu, bölge genelinde Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin şubelerinin inşasını gerektirmektedir.