Önce hayat değil kâr: Alman parlamentosu büyük şirketler ve zenginler için acil durum paketini kabul etti

Johannes Stern
28 Mart 2020

Almanya 1914’te I. Dünya Savaşı’na girip Sosyal Demokrat Parti (SPD) savaş kredileri lehine oy verince, Alman İmparatoru Wilhelm, “Artık partileri değil, sadece Almanları görüyorum,” demişti. Dün Bundestag’daki (federal parlamento) meclis gruplarının büyük koalisyonun milyarlarca avroluk korona acil durum paketini onaylarken sergilediği ulusal uyum bu geleneği sürdürmektedir. Milyonlarca insanın hayatını tehdit eden ve bütün bir toplumsal sistemin siyasi ve ahlaki iflasını gözler önüne seren salgının giderek yayılmasıyla karşı karşıya olan egemen sınıf, saflarını sıklaştırıyor.

Bundestag’daki oturum sırasında, tüm meclis gruplarından milletvekilleri yerlerinden tekrar tekrar ayağa kalkıp alkış tuttular. Aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif’in (AfD) meclis grup başkanı Alexander Gauland, “Hükümetin politikasında doğru olduğuna inandığımız ve paylaştığımız birçok şey var,” dedi. Sol Parti grup başkanı Amira Mohamed Ali de büyük koalisyonu destekleyerek şunları söyledi: “Alman hükümetinin bu eşi görülmemiş düzeyde ciddi krizin üstesinden gelmek için hazırladığı yardım paketi bizim de hemfikir olduğumuz birçok iyi düzenleme içeriyor. Son günlerde federal hükümetle yaptığımız görüşmeler oldukça yapıcı geçti.”

Verilen mesaj açıktır: Sol Parti’den aşırı sağcı AfD’ye kadar Bundestag’daki bütün partiler, kapitalizmi savunma ve koronavirüs krizinin yükünü çalışan nüfusun sırtına yükleme konusunda hemfikirler ve bunun için birlikte çalışıyorlar. Meclisteki “tartışma”nın sonunda, 469 milletvekili federal hükümetin önlemleri lehine oy kullandı; sadece üç karşı oy ve 55 çekimser vardı. Milletvekillerinin onayladığı paket, nihayetinde bir avuç süper zengini emekçi çoğunluk zararına zenginleştirme politikasını sürdürmeyi amaçlıyor.

Alman parlamentosu oturumu (Wikipedia Commons)

Alınan tedbirlerin sınıfsal karakteri gün gibi ortadadır. Başlıca amaç, büyük şirketlerin ve mali oligarkların servetini ve kârlarını güvence altına almak ve arttırmaktır. Maliye Bakanı Olaf Scholz’un (SPD) Bundestag’da “sağlığın korunması” ve “yurttaşların geçimi” üzerine yaptığı ikiyüzlü konuşma bu gerçeği gizleyememektedir.

Örneğin, hükümetin sağladığı paranın büyük kısmından –600 milyar avrodan– büyük şirketler yararlanıyor; Almanya’da sosyal sigorta primlerine tabi tüm çalışanların yüzde 58’ini (yaklaşık 18 milyon kişi) oluşturmalarına rağmen, küçük şirketlere ve serbest meslek sahiplerine sadece 50 milyar avro ayrılıyor. Scholz’ün övdüğü kısa çalışma ödeneği ise (önceki ücretin yüzde 60’ı), esasen şirketlerin işçilere açlık sınırındaki bir ücreti dayatmasına ve uzun zamandır planlanan yeniden yapılanmayı kabul ettirmesine hizmet ediyor. Dün, çelik devi Thyssenkrupp, 3.000 işçiyi işten çıkaracağını duyurdu. Otomotiv sektöründe de toplu işten çıkarmalar planlanıyor.

Sekiz milyon “geçici işçi” gibi güvencesiz çalışan işçilerin büyük kısmı, işsizlik sigortası tarafından finanse edilen kısa çalışma ödeneğinden bile yararlanamıyor. Önümüzdeki haftalarda bu işçiler ve serbest çalışan çok sayıda kişi için geriye kalan tek şey, sosyal yardım merkezine gitmek, Hartz IV yardımlarına başvurmak ve aşırı yoksulluğa sürüklenmektir. Scholz, bu konuda kışkırtıcı bir şekilde şunları söyledi: “Şu anda geçici olarak geliri olmayanlar, örneğin serbest çalışan biri, bu temel fondan yararlanmalı.”

Hükümetin milyonlarca insanın yazgısına yönelik umursamazlığı, Alman burjuvazisinin özünde faşist karakterine ışık tutmaktadır. İşçiler toplumsal ve tıbbi bir felaketle karşı karşıya iken, her yıl yöneticilerine ve hissedarlarına on milyonlar saçan büyük şirketler hiçbir kısıtlama olmaksızın para içinde yüzüyor. Planlanan “Ekonomik İstikrar Fonu” (WSF), 600 milyar avroluk hacmiyle, 2008-2009 mali krizi sırasında bankaları kurtarmak için kullanılan Soffin banka destek fonunu bile geride bırakmaktadır.

Daha fazla kemer sıkma yoluyla işçi sınıfından çıkarılacak olan devasa meblağların büyük sermayeye aktarılması karşısında, halkın tıbbi tedavisine harcanması planlanan miktar bir alay konusudur.

Scholz, “koruyucu donanım satın almaya ve aşı geliştirmeye şimdi 3,5 milyar avro daha” sağlanacak diye övünerek “Almanya’da zaten 28.000 tane olan yoğun bakım yatağı sayısını ikiye katlamayı” istediklerini söyledi. Mutabık kalınan 122,5 milyar avroluk ek bütçenin toplam 55 milyar avrosu “acil salgın kontrolüne” ve “salgının sonuçlarına” ayrılıyor. Sağlık sektöründe son yıllarda yapılan sert kesintiler ve yaklaşan toplumsal-ekonomik kriz göz önüne alındığında, bu olsa olsa okyanusta bir damladır.

Doğrusu, Bundestag’daki oturum, egemen sınıfın, kâr uğruna milyonlarca işçinin sadece sağlığını değil hayatını da kurban etmeye hazır olduğunu göstermiştir. Salgının yayılmaya devam etmesine rağmen (dün sadece Almanya’da 4.300’den fazla yeni vaka ve 47 ölüm vardı), egemen sınıf açıkça milyonlarca işçiye mümkün olduğunca çabuk işbaşı yaptırmayı tartışıyor.

Hür Demokrat Parti’nin (FDP) meclis grup başkanı Christian Lindner, mevcut durumun “ekonomik yaşamımıza bir tehlike” oluşturduğundan yakınıyordu: “çünkü belirli bir noktada ekonomik zarar telafisi olanaksız hale gelebilir.” Lindner’e göre hükümet ve federal eyaletlerdeki, belediyelerdeki yetkililer, “Bugünden itibaren insanların olabildiğince çabuk özgürlüğe geri dönebilmesini sağlamak için ellerinden geleni yapmalıdır.”

Başka bir ifadeyle, emekçilerin “özgürlüğü” ölene kadar çalışmaya zorlanmaktan ibaretken, egemen sınıf kendisini dizginsizce zenginleştirme ve bunun için “devletin tüm olanaklarını” (Lindner) kullanma özgürlüğünü iddia etmektedir. Bundestag’daki tüm partilerin temsilcileri, yaptıkları konuşmalarda tekrar tekrar “güçlü devlet”ten söz ettiler. Örneğin SPD meclis grup başkanı Rolf Mützenich, “devlete, evet, güçlü devlete dönmeyi” talep etti ve Sol Parti ile Yeşillerin alkışını aldı.

Korona salgınına ve bunun ekonomik sonuçlarına karşı mücadelenin büyük bir devlet müdahalesini gerektirdiği ortadadır. Bu kriz, 2008 çöküşü ve 20. yüzyıldaki önceki krizler gibi liberal kapitalist girişimcilik efsanesini yerle bir etmiş; bankaların ve şirketlerin büyük bir devlet müdahalesi olmadan var olamayacağını göstermiştir. Ancak bu durum hemen şu soruyu gündeme getirmektedir: devlet iktidarı kimin elinde ve mevcut kaynakları kim kontrol ediyor? Servetini korumak için giderek artan oranda diktatörlüğe ve faşist yöntemlere bel bağlayan mali oligarşi mi, işçi sınıfı mı?

Almanya’daki Sosyalist Eşitlik Partisi (Sozialistische Gleichheitspartei, SGP), hükümetin acil durum paketini ve onunla bağlantılı tüm önlemleri şiddetle reddeder. “Şirketlerin kurtarılmasına hayır! Mali kaynakları kapitalistlere değil emekçilere yönlendirin!” başlıklı açıklamamızda şunları belirtmiştik: “Biz, yüz milyarlarca dolar değerinde varlıkları kontrol eden bankaların ve tekelci şirketlerin kamulaştırılmalarını ve demokratik denetim altına alınmalarını talep ediyoruz. Çoğu tasarruflarını emekliliğe yatırmış olan küçük ve orta boyutlu hisse senedi sahiplerinin yatırımları tamamen korunmalıdır.”

Açıklama şöyle devam ediyordu: “Tüm işçi sınıfı ve orta sınıf ailelerin ücret ve maaş kayıplarını tamamen karşılayacak bir acil durum kaynağı yaratılması, salgına yönelik ekonomik yanıtın acil ve koşulsuz önceliği olmalıdır. Ev kredisi ve kira ödemeleri, araç kredileri, tıbbi giderler, sağlık sigortası primleri, okul harçları ve öğrenci kredisi borçları sağlık krizi süresince askıya alınmalıdır. Aynı zamanda, küçük ve orta ölçekli işyerleri, iflas etmemeleri ve sağlık koşulları izin verdiğinde yeniden açılabilmeleri için mali destek almalıdır. Eğitim, kültür ve toplumsal faaliyetler açısından vazgeçilmez kurumların ayakta kalmasını sağlamak için de fon sağlanmalıdır.”

İşçi sınıfının ihtiyaçlarını ve çıkarlarını şirketlerin kâr güdüsünün önüne koyan bu programın gerçeğe dönüştürülmesi, işçi sınıfının uluslararası sosyalist bir perspektif temelinde bağımsız siyasi seferberliğini gerektirmektedir. Bu durum, Bundestag’daki kapitalist ve milliyetçi taşkınlık eliyle bir kez daha vurgulanmıştır. Bankaların ve mali piyasaların insan yaşamını hiçe sayan emirlerini artık kabul etmek istemeyen bütün işçileri ve gençleri Sosyalist Eşitlik Partisi’ne üye olmaya ve toplumun sosyalist dönüşümü için gerekli mücadeleye katılmaya çağırıyoruz.