Otuzuncu yılında Tiananmen Meydanı katliamı

Peter Symonds
13 Haziran 2019

Tank destekli ağır silahlı Çin birliklerinin 3-4 Haziran 1989’da Pekin’in kenar mahallelerinden geçip yüzlerce, belki de binlerce silahsız sivili katletmesinin üzerinden otuz yıl geçti. Silahlı kuvvetler, öğrencilerin ve işçilerin haftalardır kitlesel protestolarını sürdürdüğü Tiananmen Meydanı’na doğru ilerlerken, derme çatma barikatları şiddetle ezip geçtiler.

Stalinist Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) iktidarda kalmak için her şeyi yapma kararlılığını gösteren bu barbarca olaylar, tarihe, Tiananmen Meydanı katliamı olarak geçti. Fakat bu kanlı saldırı sırasında ölenlerin büyük kısmı, askeri birliklerin Pekin’in merkezine ilerlemesini cesurca durdurmaya çalışmış olan işçilerdi. Tahminler değişkenlik göstermekle birlikte, 7.000 kadar ölü ve 20.000 yaralı olduğu düşünülüyor.

Dahası, olayların ardından Çin genelinde gerçekleşen terör döneminde, uzun hapis ve idam cezaları dahil en ağır cezaları alanlar işçiler oldu. Haziran ve Temmuz aylarında, çoğu protestolar sırasında ortaya çıkan İşçilerin Otonom Federasyonları’nın üyesi olan 40.000 dolayında işçi tutuklandı.

Tiananmen Meydanı’ndaki protestocular

Genellikle öğrenci protestocuların ezilmesi olarak betimlenen olaylar, gerçekte kitlesel bir işçi sınıfı hareketini ezici bir üstünlükle hedef alan bir baskı dalgasıydı. Nisan’da demokratik reform çağrısı yapan öğrenci protestoları olarak başlamış olan hareket, işçiler Mayıs ayının ortasında kendi sınıf taleplerini ileri sürerek gösterilere katılınca, milyonlarca insanın yer aldığı bir hareket haline geldi.

Pekin İşçileri Otonom Federasyonu, 20 Nisan’da bir avuç işçi tarafından kuruldu ve Mayıs ayının ortasına gelindiğinde başlıca örgütlenme merkezi haline gelecek şekilde hızla büyüdü. 17 Mayıs’ta, iki milyon dolayında insan Pekin’in merkezinde yürüyüş yaptı. Çoğunluğu, kendi iş birimlerinin ya da işyerlerinin pankartları altında yürüyen işçiler ve aileleri oluşturuyordu. Pekin’deki olayların etkisiyle, aralarında Çangsa’nın, Şaoyang’ın, Şiangtan’ın, Hengyang’ın ve Yueyang’ın bulunduğu çok sayıda büyük şehirde İşçilerin Otonom Federasyonları kuruldu.

Ilımlı öğrenci önderleri demokratik haklar konusunda taviz vermeleri için ÇKP bürokrasisine baskı yapma niyetinde iken, işçileri, kötüleşen yaşam standartları, artan enflasyon, işten çıkarma ve işyerlerinin kapatılması dalgası harekete geçirmişti. Yönetimin 1970’lerden beri kapitalist piyasaya kucak açması, genişleyen toplumsal eşitsizliğe ve her tarafa yayılmış bürokratik yolsuzluk ile vurgunculuğa yol açmıştı. İşçiler, Deng Şiaoping, Li Peng, Zhao Ziyang, Jiang Zemin, Çen Yun gibi üst düzey ÇKP önderleri ile ailelerinin ayrıcalık ve servet birikimine şiddetli biçimde düşmandı ve onların komünist ve sosyalist olma iddiasına küçümseyerek bakıyordu.

İşçilerin 25 Mayıs’ta yayınladığı bir açıklama, işçi sınıfı içindeki isyankar eğilimleri ifade ediyordu: “Ulusumuz, biz işçilerin ve tüm diğer kafa ve kol emekçilerinin mücadelesi ve emeği ile yaratılmıştır. Bizler, bu ulusun gerçek efendileriyiz. Ulusal gidişat konusunda sesimiz duyulmalıdır. Ulusun ve işçi sınıfının bu yozlaşmış küçük pislik tabakasının adımızı gasp etmesine, öğrencileri ezmesine, demokrasiyi öldürmesine ve insan haklarını çiğnemesine izin vermemeliyiz.” [1]

Başbakan Zhao Ziyang, öğrenci önderlerinin taleplerine karşı olumluydu ve temel demokratik haklar için yapılan çağrılara küçük tavizler vermeyi tavsiye ediyordu. Ancak, huzursuzluğu bizzat yönetimin varlığını tehdit eden işçi sınıfı ile herhangi bir uzlaşma mümkün değildi. Protesto hareketi boyut ve kendine güven açısından hızla büyürken, başlıca önder olan Deng Şiaoping, müttefiki Zhao’yu başbakanlıktan alıp, yerine sertlik yanlısı Li Peng’i atadı ve orduya hem Pekin’deki hem de ülke genelindeki protestoları şiddetle bastırma emri verdi.

Stalinizmin krizi

Böylesi aşırı önlemlere başvurulması, Stalinizmin yalnızca Çin’de değil ama uluslararası ölçekte yaşadığı derin kriz ile bağlantılıydı. Çin’de, Doğu Avrupa’da ve Sovyetler Birliği’nde, derinleşen ekonomik ve toplumsal krizlere karşılık olarak, merkezi bürokratik planlama mekanizmalarını ortadan kaldırma, özel girişimi teşvik etme ve piyasa mekanizmalarını kurma yönünde bir değişim yaşanıyordu.

Mihail Gorbaçov, 1985’te Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin (SBKP) önderliğini üstlenmesinden sonra, perestroyka (yeniden yapılanma) ve glasnost (açılık ve şeffaflık) adlı temel politikalarını uygulamaya koydu. Bunlar, merkezi planlama mekanizmasının dışındaki ticari girişimler için daha büyük bir özerkliğin temelini atıyor ve demokratik reform bahanesiyle, küçük burjuvazi arasında rejime bir toplumsal destek tabanı oluşturmaya çalışıyordu.

Gorbaçov’un piyasa yanlısı yeniden yapılanması, aynı zamanda, artan ekonomik ve siyasi krizlerini umutsuzca çözmeye uğraşan Doğu Avrupa’daki Stalinist rejimleri, kapitalist restorasyon planları konusunda cesaretlendiriyordu. Gorbaçov’un, 1956’da Macaristan’da işçi ayaklanmasını ezmek ve 1968’de Çekoslovakya’da liberal reformları sona erdirmek için yapmış oldukları gibi, Sovyet bloğu müttefiklerini desteklemek üzere askeri olarak müdahale etmeyeceklerinin sinyalini verince, bu restorasyon süreçleri hız kazandı. Gorbaçov, Aralık 1987’de, 500.000 Sovyet askerinin Doğu Avrupa’dan çekileceğini açıkladı.

Doğu Avrupa ülkelerindeki Stalinist bürokrasiler, 1989-90 döneminde, çok kısa bir süre içinde, ulusallaştırılmış mülkiyet ilişkilerinden ve merkezi planlamadan geriye ne kaldıysa ortadan kaldırarak, birbiri ardında kapitalizmi restore etme adımları attılar.

Polonya’da, hükümet ile muhalif Dayanışma’nın önderleri arasındaki görüşmeler, sınırlı seçimler düzenleme konusunda Nisan 1989’da yapılan bir anlaşma ile sonuçlandı. Bu, Ağustos ayında, Dayanışma’nın önderi Tadeusz Mazowiecki’nin başbakan olarak atanmasının önünü açtı. Mazowiecki, piyasa yanlısı yeniden yapılanmayı hızla hayata geçirdi.

Piyasa yanlısı yeniden yapılanma süreçlerinin zaten ilerlemiş olduğu Macaristan’daki benzer pazarlıklar, Ağustos 1989’da yeni bir anayasanın getirilmesine yol açtı. Mayıs 1990’da yapılan çok partili seçimler, merkezi planlamadan geriye ne kaldıysa çöpe atan ve topyekün bir özelleştirme gerçekleştiren bir hükümet ile sonuçlandı.

Gorbaçov, artan ekonomik ve siyasi krizin ortasında, Ekim 1989’da, Doğu Alman hükümetini piyasa yanlısı reformları hızlandırmaya çağırmak için Berlin’i ziyaret etti. İki hafta sonra, Erich Honecker, önderlik görevlerinden istifa etti. Hükümet, 9 Kasım’da, tüm sınır kısıtlamalarının sona erdiğini duyurdu ve Berlinliler nefret edilen Berlin Duvarı’nı yıktılar. Batı Almanya Başbakanı Helmut Kohl, ay sona ermeden önce, Doğu Almanya’yı kapitalist Batı Avrupa ile bütünleştirme planını açıkladı. Bu süreç, Ekim 1990’da tamamlandı.

Bunu, hızla, Çekoslovakya’daki, Romanya’daki ve Bulgaristan’daki Stalinist rejimlerin çöküşü izledi. 1990’ın sonuna gelindiğinde, Doğu Avrupa genelindeki hükümetler, yaşam standartlarında hızlı bir kötüleşmeye yol açacak şekilde, devlet mülkiyetinin yağmalanmasına, yabancı sermaye akışına ve sosyal hizmetlerin ortadan kaldırılmasına önderlik ettiler.

Gorbaçov’un Sovyetler Birliği’ndeki politikaları, Stalinist bürokrasi ve gelişmekte olan girişimciler tabakası içinde, özel mülkiyet ve piyasa ilişkileri önündeki tüm engelleri çok daha hızlı bir şekilde ortadan kaldırma yönünde yoğun basınçlara neden oldu. Bu, Temmuz 1991’de Boris Yeltsin’in göreve gelmesinde ve piyasa yanlısı “şok terapisi”nin uygulamaya konmasında ifadesini buldu. Sovyetler Birliği, Aralık 1991’de resmen tasfiye edildi.

Sovyetler Birliği’nin parçalanması ve Doğu Avrupa’daki Stalinist devletlerin çöküşü, kapitalist medyada sosyalizmin sonunu ilan eden zafer gösterilerine yol açtı. Hiçbir şey öngörememiş ve hiçbir şeyi açıklayamayan uzmanlar, politikacılar ve akademisyenler, tarihin sonunu ilan edecek kadar ileri giderek, piyasanın zaferi üzerine bayram ettiler. Başka bir ifadeye, kapitalizm, insanlığın gelişimindeki sözümona en yüksek ve nihai aşamayı temsil ediyordu. Hep birlikte, yeni bir barış, refah ve demokrasi döneminin doğacağını ilan ettiler.

Lev Troçki’nin Stalinizm çözümlemesini temel alan Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK), Gorbaçov’a yönelik genel övgüyü reddetti ve onun politikalarının ilk işçi devletinin kazanımlarını hızla ortadan kaldırılmasına yol açtığı uyarısında bulundu. DEUK’un Ağustos 1988’de yayınlanan “Dünya Kapitalist Krizi ve Dördüncü Enternasyonal’in Görevleri” başlıklı perspektifler kararı, Sovyetler Birliği’nin çöküşünün sosyalizmin değil; Stalinizmin ve onun gerici otarşik “tek ülkede sosyalizm” anlayışının ürünü olduğunu açıkça ortaya koydu:

“Sovyet ekonomisinin gerçek krizi, kendisini dünya pazarının kaynaklarından ve uluslararası işbölümünden zorla yalıtmasında yatmaktadır. Bu krizi aşmanın sadece iki yolu var. Gorbaçov’un önerdiği yol, sanayide devlet mülkiyetini kaldırmayı, planlama ilkesini terk etmeyi, dış ticarette devlet tekelinden vazgeçmeyi; yani Sovyetler Birliği’nin dünya kapitalizminin bünyesine yeniden eklemlenmesini içermektedir. Bu gerici çözümün alternatifi, Sovyet ve uluslararası işçi sınıfını, planlı ekonomiyi kapitalizmin Avrupa’daki, Kuzey Amerika’daki ve Asya’daki kalelerine yaymayı hedefleyen devrimci bir saldırıda birleştirerek, emperyalizmin dünya ekonomisi üzerindeki egemenliğini yıkmayı gerektirir.” [2]

DEUK, Sovyetler Birliği’nin dağıtılmasının ardından, Stalinizmin krizinin temel nedeninin, 1970’lerin sonundan beri gelişmekte olan ve ulusal ekonomik düzenlemeye dayanan tüm programların altını oyan üretim küreselleşmesi süreçlerinde yattığını tespit etti. Stalinizmin krizi bunun en doğrudan ve keskin ifadesi olmakla birlikte, sosyal demokrat partilerin, işçi partilerinin ve sendikaların uluslararası ölçekte piyasa yanlısı yeniden yapılanmayı benimsemelerinin ve işçi sınıfının sosyal haklarını herhangi bir şekilde savunmayı terk etmelerinin arkasında aynı süreçler yatıyordu.

Çin’de kapitalist restorasyon

Doğu Avrupa ile Sovyetler Birliği’ndeki olaylar, kapitalist restorasyon sürecinin 1970’lerden beri devam ettiği Çin’de büyük etkide bulundu. ÇKP’nin Haziran 1989’da işçi sınıfını acımasızca bastırmak üzere orduyu kullanma kararı, büyük ölçüde, Polonya’da 1980-81’de meydana gelen ve Dayanışma sendikasının kurulmasına yol açan kitlesel grev hareketinin Çin’de tekrarlanmasından duyulan ve çoktandır devam eden korkuyla koşullandırılmıştı.

Çin uzmanı Maurice Meisner, bu konuda, işçi kitlelerinin 17 Mayıs’ta Tiananmen Meydanı’ndaki protestolara katılımı, “Parti önderleri arasındaki ‘Polonya korkusu’nu; işçiler ile aydınlar arasında Komünist devlete karşı Dayanışma türü bir ittifakın doğmasına yönelik on yıllık saplantılarını bir hayli alevlendirdi,” diye açıklıyor ve ekliyordu: “Dolayısıyla, bu korku, sıkıyönetim uygulamaya koyma yönündeki vahim kararlarına katkı yaptı.” [3]

Deng Şiaoping, Gorbaçov’un perestroika’sına yakınlığını çoktan yürürlüğe sokmuş olduğu politikalarla kabul ederken, ÇKP rejiminin temellerini oyacağından korktuğu glasnost’un siyasi serbestleşmesini benimsemedi. Gorbaçov 1989 Mayıs’ının ortasında daha sıkı Çin-Sovyet bağları kurmak üzere Pekin’i ziyaret ettiğinde, Çin önderliği, Gorbaçov’un varlığının Tiananmen Meydanı’ndaki protestolara daha fazla güç vereceği kaygısıyla, onunla görüşmeleri gizli tuttu. Doğu Avrupa’daki Stalinist rejimlerin hızla çökmesi, ÇKP bürokrasisinin her türlü muhalefeti bastırma kararlılığını yalnızca arttırdı.

Çin’deki krizin kökleri, 1949 Çin devriminin sonucunda yatmaktadır. Çin Komünist Partisi’ni iktidara getiren devasa olaylar, 500 milyonu aşkın bir nüfusa sahip olan ülkeyi sefalete ve geri kalmışlığa saplamış olan yüz yılı aşkın sürelik emperyalist baskıyı sona erdirmişti. Bu devrim, halkın ezici çoğunluğunun, ekonomik güvence, temel demokratik ve toplumsal haklar ve düzgün bir yaşam standardı özlemlerini ifade ediyordu. Onlarca yıldır devam eden siyasi ayaklanmalar ve Japon emperyalizmine karşı 1937’den 1945’e kadar devam eden savaş, ülkeyi kırıp geçirmiş ve geride tahminen 14 milyon Çinli asker ve sivil ölü bırakmıştı.

Bununla birlikte, yeni ÇKP aygıtı da, Sovyet bürokrasisi gibi, gerici ulusalcı “tek ülkede sosyalizm” programına dayanıyordu. Bu program, sosyalist enternasyonalizmin ve Lev Troçki’nin 1917’de Rusya’daki Ekim Devrimi’nin temelini oluşturmuş olan Sürekli Devrim teorisinin bir inkarıydı.

Sonuç olarak, devrimin rotası ve 1949’da Mao Zedong tarafından ilan edilen Çin Halk Cumhuriyeti’nin (ÇHC) sonraki evrimi, Stalin’in 1925–27’deki İkinci Çin Devrimi’ne ihanetinin ardından ÇKP’ye yön vermiş olan Stalinizm eliyle saptırılmış ve sakatlanmıştı. 1925–27’de, Stalin, son derece genç Çin Komünist Partisi’ni burjuva milliyetçi Kuomintang’a tabi kıldı ve bu, Çinli komünistlerin ve işçi sınıfının Nisan 1927’de ve ardından Mayıs 1927’de ezici darbeler almasıyla sonuçlandı. Troçki’nin bu trajediye ilişkin çözümlemesini destekleyen ÇKP önderleri ve üyeleri ise partiden ihraç edildiler.

1949 Çin Devrimi’nin ardından, Maoculuğun faydacı, ulusalcı ideolojisi, Çin’i hızla bir çıkmaza götürdü. Mao’nun “Yeni Demokrasi” perspektifi, ulusal burjuvazi ile bir blok sürdürmeyi amaçlıyordu ancak ÇKP hükümeti, Kore Savaşı’nın ve burjuva/küçük burjuva unsurların sabotajlar yaptığı koşullarda, planlanmış olandan daha ileri gitmeye zorlandı. 1956’ya gelindiğinde, ekonomi neredeyse tamamen ulusallaştırılmış ve Sovyetler Birliği’ndeki gibi bürokratik planlamaya tabi kılınmıştı ama işçi sınıfı kendi demokratik organları üzerinden söz hakkına sahip değildi.

Maocu rejimin işçi sınıfına yapısal düşmanlığı, Çinli Troçkistleri bastırmasında kendisini gösterdi. 1952’de, işçilerin yükselen direnişinin ortasında, bütün Troçkistler hapse atıldı. Dördüncü Enternasyonal, Doğu Avrupa devletleri için olduğu gibi, Çin’i de bir deforme işçi devleti olarak tanımladı. Bu, vurguyu rejimin deforme (bozulmuş), bürokratik karakterine yapan, son derece koşullu bir formüldü.

“Tek ülkede sosyalizm” ulusal otarşisi, ÇKP bürokrasisinin hiçbir çözüme sahip olmadığı, giderek kötüleşen bir ekonomik ve toplumsal çalkantıya ve krizlere neden oldu. Bu, şiddetli bir iç hizipsel çatışmayı beraberinde getirdi. Mao’nun hayallere dayanan ve “Büyük İleri Atılım”ına temel oluşturan köylü bir sosyalist toplum projesi, ekonomik yıkım ve kitlesel açlık ile sonuçlandı. Mao’nun Liu Shaoqi önderliğindeki hizipsel muhalifleri, ağır sanayiye verilen önemle birlikte Sovyetlerin bürokratik planlama modelini takip ettiler ama bu da bir alternatif sağlamadı.

İki Stalinist rejim de kendi çatışan ulusal çıkarlarını ileri sürdüğü için Sovyetler Birliği ile 1961–63’te yaşanan kırılma ve Sovyet yardımının ve danışmanlarının geri çekilmesi, ekonomik krizi fazlasıyla kötüleştirdi. Mao, rakiplerini yerinden etme yönünde son bir umutsuz girişimle, 1966’da Kültür Devrimi’ni başlattı. Bu ise, bizzat rejimin varlığını tehdit eden kafası karışmış ve sarsıcı toplumsal mücadelelere yol açacak şekilde, hızla onun kontrolünden çıktı. Mao, kendisinin “Genel Merkezi Topa Tutun” bildirisini gerçek anlamıyla ele alan işçileri bastırmak için ordunun yardımını istedi. Bu, 1967’de, Şanghay’da kitlesel grevlere ve bağımsız bir Şanghay Halk Komünü’nün oluşması ile sonuçlandı.

Ülkeyi harap eden büyük ekonomik ve toplumsal sorunları çözemeyen ve Sovyetler Birliği ile bir askeri cepheleşme ile karşı karşıya bulunan ÇKP bürokrasisi, Çin’in küresel kapitalizm ile bütünleşmesinin temellerini atacak şekilde, ABD emperyalizmi ile Sovyet karşıtı bir ittifak kurdu. Genellikle Deng Şiaoing’in piyasa reformlarını başlattığına inanılsa da, Mao’nun 1972’de ABD Başkanı Richard Nixon ile vardığı uzlaşma, yabancı yatırımın ve Batı ile ticaretin artmasının olmazsa olmaz siyasi ve diplomatik önkoşuluydu.

“Açılma ve reform” süreci, işyerlerinde katı disiplin uygulanması ve üretimi arttırmanın vurgulanması ile el ele gidiyordu. Maurice Meissner, bu konuda şunları belirtmişti: “Kültür Devrimi sırasında kovulmuş olan fabrika müdürleri, eski makamlarını geri aldılar; buna, yönetimin otoritesini, iş disiplinini ve fabrika kurallarını ve düzenlemelerini sağlamlaştırma ve ‘anarşizme’ ve ‘aşırı solculuğa’ karşı mücadele çağrıları eşlik etti. Dış ticarette ve yabancı teknoloji ithalatında çarpıcı artışlar söz konusuydu. Kültür Devrimi sırasında saldırıya uğrayan kıdemli parti önderlerine, giderek artan bir hızla itibarları iade edildi; belirtmek gerekir ki, 1973’e gelindiğinde, bakanlıkları, ‘Kültür Devrimi öncesi kadrolar’ yönetiyordu.” [4]

Toplam dış ticaret değeri, 1969’dan 1975’e kadar, yılda 4 milyar ABD dolarından 14 milyar dolara yükseldi. Çin, 1972’nin sonundan 1975’in ortalarına kadar, çoğunlukla Japonya’dan ve batı Avrupa’dan olmak üzere, 2,8 milyar dolar değerinde sanayi tesisi ithal etti.

Kültür Devrimi sırasında “2 numaralı kapitalist yolcu” olarak sürgüne gönderilmiş olan Deng Şiaoping’e hakları iade edildi ve Zhou Enlai önderliğindeki devlet konseyinin başbakan yardımcısı olarak atandı. Deng, 1974’te, Birleşmiş Milletler’in (BM) özel bir oturumunda Çin heyetine önderlik etti. Orada, “sosyalist blok”un artık var olmadığını ve Çin’in Üçüncü Dünya’nın parçası olduğunu ilan etti. Deng, Mao’nun 1976’da ölmesinin ardından yaşanan hizipler arası iktidar mücadelesinde, Stalinist bürokrasi içindeki baskın kişilik olarak ortaya çıktı. Deng, ABD emperyalizmine her zamankinden daha çok kucak açtı; 1979’da diplomatik ilişkilere resmiyet kazandırdı, komşu Vietnam’a karşı daha kapsamlı bir savaş başlattı ve Şili diktatörü Augusto Pinochet gibi ABD müttefiklerini savundu.

Deng, 1978’den itibaren, piyasa yanlısı “reform ve açılma” adımlarına büyük ölçüde hız verdi. 1979’da, Şenzen’de, Zhuhai’de, Shantou’da ve Şiamen’de, yabancı girişimcilerin ve ortak girişimlerin ihraç etmek üzere meta ürettiği ve vergi muafiyetleri ile başka imtiyazlara sahip olduğu dört Özel Ekonomik Bölge (SEZ) kurdu. Benzer bir sistem, daha sonra Şanghay gibi son derece önemli liman kentlerinde de uygulamaya kondu. Kırsal bölgede, kolektifleştirilmiş komünler dağıtıldı ve özel girişimlerin faaliyetleri önündeki engeller kaldırıldı. Tarımsal ürünlerin fiyatları yükseltildi. Kentlerde, devlete ait binlerce işletmeyi kar amaçlı şirketlere dönüştürmek üzere adımlar atıldı. Özel girişimlerin önü açıldı, piyasanın tüketim mallarının fiyatlarını belirlemesine gitgide daha çok izin verildi ve işe alma ve işten çıkarmaya izin verilerek bir “emek piyasası”na önayak olundu.

Bu piyasaya yanlısı reformlar, toplumsal eşitsizliğin hızla yükselmesine neden oldu. Milyonlarca eski köylü topraksız bırakıldı ve kentlerde iş aramak zorunda kaldı. Kapitalist piyasanın serbest bırakıldığı SEZ’lerde, kaçakçılık, rüşvet ve devlet mülkiyetinin çalınması dahil yolsuzluk ve suç oluşturan faaliyetler aşırı boyutlara ulaştı. Üst düzey parti önderlerinin oğulları ve kızları, kendi iş imparatorluklarını kurmak için tamamen siyasi bağlantılarından yararlandılar. Fiyat kısıtlamalarının kaldırılmasıyla birlikte, enflasyon 1988’de yüzde 18,5’e fırladı. Rejim, buna, kredileri sert biçimde kısarak ve ithalat kısıtlamalarını yeniden uygulamaya koyarak karşılık verdi. Özel işletmeler işgüçlerini azalttıkları ya da bütünüyle kapandıkları için, yüz binlerce işçi işini kaybetti. ÇKP bürokratlarının yolsuzluğuna ve zenginleşmesine duyulan nefretle birleşen işsizlik, iş güvencesinin ortadan kalkması ve fiyatlarda yaşanan sıçrama, işçilerin sonraki yıl gerçekleşen kitlesel protestolarında patlak veren toplumsal hoşnutsuzluğu körükledi.

Tiananmen Meydanı katliamını takip eden kapitalist restorasyon

Tiananmen Meydanı’ndaki kanlı baskının ve ülke genelindeki polis kuşatmasının ardından, ÇKP önderliği içindeki hizipsel çatışma, sonraki üç yılda, Deng’in kapitalist restorasyon programı üzerinden keskinleşti. Deng, askerleri işçilerin ve öğrencilerin üstüne sürerken, piyasa yanlısı yeniden yapılanma konusundaki baş müttefiki Zhao Ziyang’i başbakanlık görevinden aldı. Şanghay’da eski parti önderi olan Jiang Zemin, bir uzlaşma çaresi olarak ÇKP genel sekreterliği makamına getirildi. İnisiyatif, Zhao’yu eleştirirken Deng’in politikalarını da eleştiren, sertlik yanlısı denilen Li Peng ile Çen Yun’a geçti.

Bununla birlikte, Li ve Çen, piyasa ilişkilerinde kısıtlamalar yapılmasını savunurken, politikalarını önceki duruma ve çoktan bir çıkmaz sokak olduğu kanıtlanmış olan ulusalcı “tek ülkede sosyalizm” perspektifine dayandırıyorlardı. Tam da Doğu Avrupa’daki deforme işçi devletleri çöktüğü ve Gorbaçov’un politikaları merkezi planlamanın ve ulusallaştırılmış mülkiyet ilişkilerinin altını oyduğu sırada, Sovyetler Birliği’ne doğru bakıyorlardı. Onların “Sovyet hizbi”, Çin bürokrasisinin, güçleri ve ayrıcalıkları devlete ait sanayinin kilit sektörleri ve Pekin’deki merkezi aygıt üzerindeki denetimlerine bağlı olan kesimlerini temsil ediyordu.

Li, Kasım 1989’daki Beşinci Plenum’da, yeniden oluşturulmuş olan Devlet Planlama Komisyonu’nun tavsiyelerine dayanan ana raporu sundu. Kabul edilen plan, enflasyonu 1990’da yüzde 10’a düşürmeyi ve kredi üzerinde sıkı denetimler sürdürerek ve ulusal bütçeyi dengeleyerek ekonomik büyümeyi yüzde 5’e yükseltmeyi gerektiriyordu. Kırsal endüstriye, devlete ait işletmelerle rekabet etme izni verilmeyecekti. SEZ’ler ve “açık kapı” politikası yürürlükte tutulurken, yeni kısıtlamalar ülkenin özellikle güneyindeki kır ve taşra sektörlerini vurdu.

Deng, artık herhangi bir resmi parti ya da devlet görevinde olmamakla birlikte, özellikle yeni kar amaçlı sanayinin yoğunlaştığı güney eyaletlerinde hala hatırı sayılır bir siyasi nüfuza sahip olmayı sürdürüyordu. Deng, herhangi bir siyasi serbestleşmeye karşı çıkma konusunda sertlik yanlılarının tarafını tuttu ve en önemlisi de 1989’daki askeri baskıyı destekledi ama özel girişimler ve yabancı yatırım önündeki kısıtlamaların tamamen kaldırılması gerektiği konusunda son derece kararlıydı.

Sovyetler Birliği’nde çığ gibi büyüyen kriz, meseleleri karar noktasına getirdi. Ağustos 1991’de Gorboçov’u ve Yeltsin’i devirmeyi ve onların piyasa yanlısı yeniden yapılanma programlarını geriye döndürmeyi amaçlayan bir Stalinist darbe girişimi başarısızlıkla sonuçlandı. Çin uzmanı Michael Marti, bu konuda şunları yazıyordu: “Bu tek olay, Deng Şiaoping’inki dahil olmak üzere Çin önderliği içinde siyasi denklem hakkındaki düşünceyi değiştirdi. Sovyet Kızıl Ordu’sunun, kontrolü yeniden kazanma girişiminde Sovyetler Birliği Komünist Partisi’ni desteklememesi, ÇKP’yi paniğe sürükledi. Çin önderliği, bir emsalin oluşturulmuş olduğundan korkuya kapıldı.” [5]

Hizipsel çatışmanın hatları çizilmişti. “Sovyet hizbi”, SEZ’ler dahil bütün piyasa yanlısı reformların yerindeliğini sorgulamaya başlarken, Deng, ekonomik büyüme düzeylerinin istihdamı ve toplumsal istikrarı sürdürmek için çok düşük olduğu konusunda ısrar ediyordu. Deng, 1989 sonunda kıdemli partililerin bir toplantısında, “Eğer ekonomi uzun süre canlandırılamazsa, hükümet içeride halk desteğini yitirecek ve diğer ülkeler tarafından ezilip zulüm görecek. Bu durumun devam etmesi ise, Komünist Parti’nin çökmesine yol açacak,” diyordu. [6]

Deng, Stalinizmin Doğu Avrupa’da çökmesinden sonra, Sovyetler Birliği’ndeki krizin jeopolitik ilişkileri geniş ölçüde değiştireceğinden de kaygılıydı. Deng’in stratejisi yalnızca ABD ile Sovyetler Birliği arasında denge kurmaya çalışmakla kalmıyordu. Onun ekonomi politikaları, potansiyel olarak eski Sovyet cumhuriyetlerinde açılan yeni fırsatları sömürmeye yönelebilecek büyük bir yabancı yatırım akışına dayanıyordu.

Deng, güney eyaletlerindeki parti önderlerinin yanı sıra, Halk Kurtuluş Ordusu’nun (HKO) desteğine bel bağlıyordu. Generaller, ABD emperyalizminin ve müttefiklerinin 1990–91 Körfez Savaşı’nda Irak ordusunu hızla yıkıma uğratmak için ileri teknoloji silahlarını konuşlandırmalarıyla şoka uğramışlardı. Bundan çıkardıkları sonuç, Çin’in HKO’yu ciddi biçimde modernize etmeye yatırım yapmak zorunda olduğu ve yalnızca Deng’in politikalarının ekonomiyi dönüştürüp, bu yatırım için gereken büyümeyi üretebileceği idi.

Deng, Sovyetler Birliği’nin Aralık 1991’de resmen tasfiye edilmesinden sadece 20 gün sonra, Ocak-Şubat 1992’de, “Güney turu”na başladı. Ona, üst düzey generaller, devlet güvenlik şefi Kiao Şi ve kıdemli partili Bo Yibo eşlik ediyordu. Deng, SEZ’leri ve güney kentlerini ziyaret ederken, Sovyetlerin çökmesi karşısında ekonomi politikalarında herhangi bir tersine dönüş olmayacağını ilan etti. Büyüyen toplumsal eşitsizlik hakkındaki kaygıları önemsemeyen Deng’in, “Bırakalım önce birileri zenginleşsin,” dediği söylenir.

Anlatıldığına göre, Deng, Şanghay’da Çen Yun ile karşılaştığında, “Ekonomiyi geliştiremeyen her önder görevi bırakmalı,” diyordu. Kapitalist restorasyonu açıkça destekleyen Deng, şunları söylemişti: “Daha fazla yabancı sermaye ve daha fazla ileri düzeyde yabancı deneyim ve teknoloji çekmeli ve daha fazla yabancı yatırımlı girişim kurmalıyız. Kapitalizmi uygulamaya koyduğumuzu söylemelerinden korkmayın. Kapitalizm korkunç bir şey değil.” [7]

Tüm ülkeyi ucuz Çin emeğinin sömürüsü için dev bir serbest ticaret bölgesine dönüştüren topyekün kapitalist restorasyona kapıyı açan Deng galip gelmişti. Yabancı yatırımcılar Pekin’deki polis devleti rejiminin işçi sınıfını disipline sokmak için ne kadar acımasız olursa olsun her yola başvurmaya istekli olduğunu fark ederken, Tiananmen Meydanı katliamı üzerine timsah gözyaşları döken Batılı politikacılar hızla bir kenara itildiler. ÇKP, 1993’te, kapitalizmi benimsemesine yırtık pırtık bir “sosyalist” maske takarak, hedefinin “sosyalist bir piyasa ekonomisi” olduğunu ilan etti.

ÇKP, 1994’te, emek gücünün alınıp satılmasını yasallaştırarak, resmen bir “emek piyasası” kurdu. Devlete ait işletmeler, kar için işletilen şirketler olmak üzere özelleştirildi. Kar getirmeyenler yeniden yapılandırıldı ya da kapatıldı. Stratejik olarak belirlenmemiş olan sektörlerdeki daha iyi donanımlı işletmeler, ya satıldılar ya da yabancı ulusötesi şirketlerin bağlı şirketlerine dönüştürüldüler. Birkaçı ise, devlete ait “en önemli ulusal şirketler” olarak korundu.

1996 ile 2005 yılları arasında, devlete ait ve kolektif işletmelerde çalışanların sayısı, 144 milyondan 73 milyona düşerek yarıya indi. Ömür boyu istihdamın yanı sıra, beşikten mezara sosyal hizmetlerin “demir pirinç kasesi” de ortadan kaldırıldı. Önceden devlete ait işletmelerce sağlanan temel hizmetler (çocuk bakımı, eğitim, sağlık hizmeti ve emeklilik), artık tek tek işçilere bırakıldı.

Günümüzde Çin kapitalizmi

Çin’de geçtiğimiz 30 yılda kapitalizmin yeniden kurulması, Çin toplumu içindeki temel toplumsal gerilimleri yalnızca şiddetlendirmiş ve ÇKP aygıtının karşı karşıya olduğu siyasi ve jeopolitik açmazları yoğunlaştırmıştır.

Çin’in dünyanın en büyük ikinci ekonomisi haline gelecek şekilde olağanüstü ekonomik büyümesi, her şeyden önce, Çin’i onlarca yıldır ilk kez birleştiren, eğitimli ve nitelikli bir işgücü yaratan ve temel sektörleri ve gerekli altyapıyı geliştiren 1949 Devrimi’nin muazzam kazanımlarına dayanmaktadır. Ülkeye yönelik yabancı sermaye akışı, Çin’i, dünyanın çalışma şartları kötü fabrikası haline getirdi ve 1992 ile 2010 yılları arasında ekonomide 11 katlık devasa bir artış üretti. Ancak bu hızlı büyüme, Çin ekonomisinin öz gücünü değil; tersine, onun dünya ekonomisindeki rolünü, yabancı sermayeye ve teknolojiye bağımlılığını yansıtıyordu.

Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere, emperyalist güçler, Çin’in ekonomik büyümesi onların köklü jeopolitik çıkarlarına meydan okumadığı sürece, ucuz Çin emeğini sömürmeye fazlasıyla istekliydi. Ne var ki, Çin sanayilerinin dünyanın dört bir yanından gereksinim duyduğu devasa miktarda hammadde ve enerji, onu, Asya’da, Afrika’da, Ortadoğu’da ve dünya çapında ABD ve diğer büyük güçler ile gitgide daha çok çatışma içine soktu. Dahası, Çin, Huawei ve ZTE gibi kendi “ulusal” ileri teknoloji ürünlerini yaratma peşinde koştuğu için, ABD, Trump yönetimi altında, Pekin’e –sadece ticaret alanıyla sınırlı olmayan– bir ekonomik savaş ilan etti. Washington, Çin’in ileri teknoloji sektörleri geliştirip yayma ve Pekin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamındaki devasa altyapı projeleri dolayımıyla Avrasya’yı Çin’e daha sıkı bir şekilde bağlama planlarına açıkça karşı çıkıyor.

ÇKP önderleri tarafından teşvik edilen, Çin’in, “barışçıl bir yükseliş” yoluyla, ABD ile başa baş bir dünya gücü haline gelebileceğine ilişkin hayaller yıkılmış durumda. Çin’in büyümesi, onu, ABD’nin hakimiyetindeki küresel emperyalist düzen ile çatışmaya soktu. ABD, Obama ve şimdi de Trump yönetimi altında, küresel egemenliğinin devam etmesini garantiye almak için elinin altındaki bütün araçları kullanmaya başladı. Trump’ın ekonomik savaşı, Hint-Pasifik’teki askeri yığınak, Güney Çin Denizi’nde “denizcilik özgürlüğü” faaliyetleri kisvesi altında artan savaş gemisi provokasyonları ve iki nükleer silahlı güç arasında bir savaş için daha açık hazırlıklar ile el ele gidiyor.

ÇKP önderliğinin, tırmanan savaş tehlikesine, bir yandan Çin ve uluslararası işçi sınıfı için yalnızca felaketle sonuçlanabilecek olan çılgınca bir silahlanma yarışına girerken, diğer yandan emperyalizm ile umutsuzca bir uzlaşma peşinde koşmaktan başka verecek bir yanıtı bulunmuyor. Kapitalist restorasyon, Çin’in ABD’ye karşı koyma kapasitesini güçlendirmek şöyle dursun, onu fazlasıyla zayıflatmış durumda. Yönetim, kaçınılmaz olarak içerideki işçi sınıfının toplumsal mücadelelerine yol açacağı için, yapısal olarak, uluslararası işçi sınıfına herhangi bir çağrı yapmaktan aciz durumda.

Sosyalizme ve enternasyonalizme önceki sembolik bağlılığını terk etmiş olan ÇKP, orta sınıf tabakalar içinde bir toplumsal taban yaratma çabasıyla artan oranda Çin milliyetçiliğini kışkırtmaya bel bağlıyor. Çinli işçileri uluslararası sınıf kardeşlerinden ve Çin içinde de Han olmayan azınlıklardan ayıran Çin şovenizminde ve yurtseverliğinde ilerici olan hiçbir şey yoktur. ÇKP’nin Uygurlara, Tibetlilere ve diğer etnik gruplara karşı baskıcı önlemleri, ABD’nin kendi çıkarına kullanma peşinde koştuğu bir açık alan sağlıyor. Washington, sahte “insan hakları” bayrağı altında, Çin’i parçalama ve kendi çıkarlarına tabi kılma emelinin parçası olarak, ayrılıkçı grupları teşvik ediyor.

Tiananmen Meydanı katliamından otuz yıl sonra, ÇKP önderliği, işçi sınıfı muhalefetinin canlanmasından dehşete kapılıyor. Bunun ilk kıpırtıları, işçi grevlerine ve protestolarına ilişkin artan sayıda haberde ve özellikle geçtiğimiz yıl, bir üniversite öğrencileri kesiminin mücadelelerinde işçilere yardım etmeye yönelmesinde görülüyor. Çin işçi sınıfı, 1989’dan beri devasa büyüyerek tahminen 400 milyon kişiye ulaştı ve nüfusun önemli bir kısmını oluşturuyor. Ülkedeki kent nüfusunun 1990’da sadece yüzde 26,4 iken 2017’de yüzde 58,5’e yükselmiş olması, bunun bir göstergesidir.

ÇKP önderliği, BM’nin çok sade yoksulluk ölçütlerini kullanarak, yüz milyonlarca insanı yoksulluktan kurtarmakla övünüyor. Bu tür değerlendirmeler, işçiler arasında hoşnutsuzluğu körükleyen birçok etmeni görmezden gelmektedir. Ücretlerin geç ödenmesi ya da ödenmemesi biçimindeki genel uygulama, sağlıksız ve tehlikeli fabrika koşulları, işyerlerinde sert disiplin uygulamaları ve kentlerdeki on milyonlarca iç göçmenin temel sosyal haklardan yoksun oluşu, bunlar arasındadır. ÇKP bürokrasisinin işyerlerindeki kolu işlevi gören Tüm Çin Sendikaları Federasyonu, bütün bu baskıcı koşulları denetleyip polislik yapıyor.

Kapitalist restorasyon, toplumsal eşitsizlikte çarpıcı bir yükseliş yaratmış durumda: Çin, dünyadaki en eşitlikçi toplumlardan biri iken, en eşitsiz ülkelerden biri haline gelmiştir. Çinli işçiler aylık 370 dolarlık asgari ücretle hayatta kalma mücadelesi verirken, ülkenin en zengin kişisi ve Tencent yönetim kurulu başkanı Pony Ma, neredeyse 40 milyar dolarlık bir kişisel servete sahiptir. Çoğu durumda servetlerini apaçık yolsuzluk ve devlet mülkiyetinin yağmalanması yoluyla yapmış olan bu süper zengin oligarklar, Çin Komünist Partisi içinde temsil edilmekte ve güçlü danışma organlarında yer almaktadır.

Süper zenginler ile işçilerin ve yoksulların ezici çoğunluğu arasındaki uçurum, er ya da geç, 30 yıl önceki işçi ve öğrenci başkaldırısını gölgede bırakacak bir ölçekte patlak verecek olan devasa toplumsal gerilimler oluşturuyor. Stalinist önderliğin 1989’dan çıkardığı ders, rejime karşı daha geniş bir hareketin odak noktası haline gelebilecek her türlü muhalefet ifadesini her yola başvurarak bastırmak zorunda olduğuydu. Halkın çoğunluğunun acil toplumsal gereksinimlerini karşılayamayan ÇKP, polis devleti aygıtını büyük ölçüde genişletti ve artık her yıl iç güvenlik güçlerine dış savunmaya yaptığından daha fazla harcama yapıyor.

İşçi sınıfının da, 1989’da hızla devrimci boyutlar edinen hareketin yenilgisinden gerekli siyasi dersleri çıkarması gerekiyor. Eksik olan, hızla Çin geneline yayılan harekette kararlılık, cesaret ve yiğitlik ya da sayı eksikliği değil; uluslararası işçi sınıfının 20. yüzyılda karşı karşıya olduğu temel sorun olan, devrimci önderlik yokluğuydu.

James Cogan, “Tiananmen Meydanı katliamının onuncu yılı” başlıklı çözümlemesinde, bu meseleyi şöyle özetlemişti:

“Siyasi olarak deneyimsiz ve var olan rejime karşı çıkma dışında bir siyasi perspektiften yoksun olan işçi önderleri, öğrenci organlarına herhangi bir alternatif ileri süremediler ve onlara uydular. Çinli işçiler, yaşam deneyimlerinden neye karşı olduklarını biliyorlardı (Stalinizme ve kapitalizme) ama alternatif bir toplumsal düzen uğruna herhangi bir perspektifi açık bir şekilde ifade edemediler.

“Stalinizmin onlarca yıllık egemenliği ve Çin’de gerçek Marksizmin aktif biçimde bastırılması, işçi sınıfı içinde devrimci sosyalist, yani Troçkist bir eğilimin olmadığı anlamına geliyordu. Ülkedeki hiçbir örgüt, Çin işçi sınıfının eylemlerine ve hislerine içkin olan programı; Stalinist rejimi devirmeyi ve ekonomide işçi sınıfı yararına büyük reformlar uygulama koymayı amaçlayan bir siyasi devrim programını kendiliğinden ileri süremezdi.” [8]

Birinci derecede önemli siyasi görev, Çin işçi sınıfı içinde, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin bir şubesi olarak Troçkist bir önderlik inşa etmektir. 1989 protestolarından ortaya çıkan muhalefet eğilimlerinin hiçbiri, işçi sınıfı için uygulanabilir bir siyasi perspektif sunmamaktadır. 1989’da Pekin İşçileri Otonom Federasyonu içinde öne çıkan Han Dongfang gibi bağımsız sendika savunucuları, ABD sendikal aygıtının, başka bir ifadeyle ABD emperyalizminin kollarına doğru sendeleyerek, sendikalizmin siyasi iflasını vurguladılar.

Gençlerden, aydınlardan ve işçilerden oluşan bir kesim, çözüm için Maoculuğa ve onun bayağı “devrimci” sloganlarına yöneldi. Oysa Çin’deki kapitalist restorasyon Maoculuktan bir kopuş değildi; yapısal olarak “tek ülkede sosyalizm” çıkmazından kaynaklanmıştı. Maoculuk, işçi sınıfına yönelik düşmanlığı, öznel iradeye vurgusu ve özellikle tiksindirici milliyetçiliği nedeniyle, uygun bir şekilde, Çin tipi Stalinizm olarak adlandırılabilir. Maoculuk, gerçek Marksizme; yani sadece –Çinli Troçkistlerin de dahil olduğu– Troçkist hareket tarafından savunulan sosyalist enternasyonalizm perspektifine taban tabana zıttır.

Çin’de DEUK’un parçası olarak gerçekten devrimci bir partinin kurulması, uluslararası işçi sınıfının başlıca stratejik deneyimlerinin özümsenmesini gerektirmektedir. 20. yüzyıldaki Çin devrimleri, bu deneyimlerin son derece önemli bir parçasıdır. ÇKP önderleri, işçilerin ve gençlerin tarihin dersleri üzerine çalışmaya başlamasından büyük korku duyuyor; 1989 olaylarına ilişkin her türlü bilgiyi ve tartışmayı sansürleyip gizlemeye çalışıyor ve Stalinizmin 20. yüzyıl hakkındaki yalanlarını söylemeye devam ediyorlar.

Troçkizmin Stalinizme karşı uzun süreli mücadelesinin can alıcı siyasi dersleri, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin programına, perspektifine ve belgelerine içkindir. İşçiler ve gençler, DEUK’un Tiananmen Meydanı katliamı üzerine –bu hafta Dünya Sosyalist Web Sitesi’nde yeniden yayınlanmış olan– belgeleriyle başlayarak, söz konusu siyasi meselelere ilişkin ciddi bir çalışma yapmalılar. Sizleri, Çin işçi sınıfı içinde Troçkist bir önderliği inşa etmeye doğru ilk adım olarak, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi ile bağlantı kurmaya çağırıyoruz.

Dipnotlar

[1] Andrew G. Walder ve Gong Xiaoxia, “Workers in the Tiananmen protests: The politics of the Beijing Workers Autonomous Federation” [Tiananmen protestolarında işçiler: Pekin İşçileri Otonom Federasyonu’nun politikası”ndan alıntı, ilk kez Australian Journal of Chinese Affairs’de yayınlandı, Sayı 29, Ocak 1993.

[2] The World Capitalist Crisis and the Tasks of the Fourth International: Perspectives Resolution of the International Committee of the Fourth International, Ağustos 1988, Labor Publications, syf. 30–31.

[3] Maurice Meisner, Mao’s China and After: A History of the People’s Republic, [Mao’nun Çin’i ve Sonrası: Halk Cumhuriyeti’nin Tarihi] The Free Press, Üçüncü baskı, 1999, syf. 508.

[4] Age., syf.389.

[5] Michael Marti, China and the Legacy of Deng Xiaoping: From Communist Revolution to Capitalist Evolution [Çin ve Deng Şiaoping’in Mirası: Komünist Devrimden Kapitalist Evrime], Brassey’s Inc, 2002, syf. 47–48.

[6] John Chan’in “Twenty years since Deng Xiaoping’s ‘Southern tour’—Part 1” [Deng Şiaoping’in ‘Güney turu’nun yirminci yıldönümü – I] makalesinden alıntı, 26 Kasım 2012.

[7] John Chan’in “Twenty years since Deng Xiaoping’s ‘Southern tour’—Part 2” [Deng Şiaoping’in ‘Güney turu’nun yirminci yıldönümü – II] makalesinden alıntı, 27 Kasım 2012.

[8] James Cogan, “Ten years since the Tiananmen Square massacre: Political lessons for the working class” [Tiananmen Meydanı katliamının onuncu yılı: İşçi sınıfı için siyasi dersler], 4 Haziran 1999.