Suriye üzerine gerilimler Helsinki zirvesinin ardından şiddetleniyor

Bill Van Auken
19 Temmuz 2018

ABD medyasının, Demokratların, Cumhuriyetçilerin ve ABD istihbarat aygıtının önde gelen sözcülerinin, 2016 seçimlerine Rus “müdahalesi” iddiası üzerine Vladimir Putin’in üzerine gidemediği gerekçesiyle Başkan Donald Trump’a yönelik histerik suçlamalarının ortasında, Helsinki zirvesi en azından bir yerde kutlandı.

Başbakan Binyamin Netanyahu hükümeti ve İsrail basını, hem Trump’ın hem de Putin’in İsrail’in güvenliğini ve Suriye’deki çıkarlarını destekleyen açıklamalarını diplomatik bir zafer olarak selamladı.

ABD destekli yedi yıllık rejim değişikliği savaşında karşıt tarafları destekleyen hükümetleri temsil eden Trump ve Putin, ortak basın toplantısında, İsrail’in hem güvenliğine hem de Suriye çatışmasındaki çıkarlarına bağlılıklarını dile getirdi.

Hiçbir Amerikan hükümetinin İsrail hükümeti ile kendi yönetiminden daha sıkı ilişkilere sahip olmadığıyla övünen Trump, sözlerini şöyle sürdürdü: “Devlet Başkanı Putin de İsrail’e yardım ediyor. Her ikimiz de Bibi Netanyahu ile konuştuk ve onlar, İsrail’in güvenliğini sağlamak için Suriye konusunda belirli şeyler yapmak istiyorlar. Bu bakımdan, bizler kesinlikle İsrail’e yardımcı olmak için çalışmak istiyoruz ve İsrail de bizimle çalışacak. Dolayısıyla her iki ülke de birlikte çalışacak.”

Putin ise, kendisinin ve Trump’ın birebir görüşmeler sırasında bu konuya “özel önem” verdiklerini söyledi ve Suriye’nin güneybatısındaki “teröristleri ezmenin, İsrail ve Suriye kuvvetlerini ayırma … konusundaki 1974 Antlaşması’na tam uyumla gerçekleştirilmesi gerektiği”ni ekledi. “Bu, Golan Tepeleri’ne barış getirecek; Suriye ile İsrail arasında daha barışçıl bir ilişki getirecek ve ayrıca İsrail devletinin güvenliğini sağlayacak.”

Netanyahu, Helsinki’deki Trump-Putin zirvesinden önce, görünüşe göre Suriye’deki ve özellikle de ülkenin güneyinde, İsrail sınırındaki İran destekli güçlerin varlığını azaltması için baskı yapmak üzere Moskova’ya gitmişti.

Putin’in, 1973 Arap-İsrail Savaşı’nı sona erdiren ve Golan Tepeleri’nin büyük kısmını İsrail işgali altında bırakırken BM gözetiminde silahsızlandırılmış bir bölge oluşturan ateşkes anlaşmasına başvurması, İsrail’in, en azından Suriye’nin güneyindeki taleplerini karşılamayı amaçlıyor gibi görünüyordu.

İsrail, görünüşte Suriye içindeki İran bağlantılı bölgeleri hedef alan gitgide daha saldırgan bir askeri harekat yürütüyor. Pazar gecesi gerçekleşen bir füze saldırısı, Halep kenti yakınındaki el Neyrab hava üssündeki en az 22 kişinin ölümüne yol açtı. Haberlere göre, ölenlerden dokuzu İran yurttaşıydı. Hemen hemen bir hafta içinde İsrail’e atfedilen bu üçüncü saldırı, daha öncekilerden çok daha kuzeyde meydana geldi.

Hem Moskova hem de Tahran, ABD’nin ve diğer Batılı güçlerin Suudi Arabistan, Türkiye ve Katar ile beraber silahlandırıp finanse ettiği El Kaide bağlantılı milislere karşı Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın hükümetine askeri yardım sağlıyor olsa da, Rusya’nın ve İran’ın çıkarları kesinlikle özdeş değildir. Üstelik İsrail’in Suriye’deki saldırılarını gerçekleştirirken Rus hava savunma sistemlerinden kaçınmak için Rusya ile belirli bir düzeyde koordinasyon kurmak zorunda olduğu da açıktır.

Suriye hükümetinin Al Watan gazetesi, Pazartesi günü yayınlanan bir köşe yazısında şunları belirtti: “Suriye önderliğinin öncelikleri İranlı ve Rus müttefiklerininkilerden farklı olabilir. Suriye’deki önceliklerin ne olduğu konusunda Rusya ve İran arasında bir anlaşmazlığın olduğu artık bir sır değil. Bu, belirli bir noktada şiddetliydi… Sonunda, iki taraf, Suriye önderliğinin görüşünün hakem olmasına izin vermeyi kabul etti.”

Aynı zamanda, Suriye hükümetinin, önceden bir ateşkes bölgesi ilan edilmiş olan Dera vilayetini de kapsayan ülkenin güneyinde kontrolü sözde asilerden ele geçirme yönündeki Rusya destekli harekatına ne Washington ne de Tel Aviv karşı çıkmış durumda.

Trump’ın Putin ile görüşmesini harekete geçiren başlıca nedenlerden birinin, ABD’nin İran’a karşı Ortadoğu genelindeki kampanyasına Rusya’nın işbirliğini elde etme girişimi olduğuna kuşku yok.

Trump, Putin’le birlikte “nükleer emellerini durdurmak ve bölge genelindeki şiddet harekatına son vermek için İran’a baskı yapmanın önemi”ni vurgulamış olduğunu söylerken, Putin, açıklamalarında, İran nükleer anlaşmasını savundu.

Trump, ayrıca, Washington’ın “İran’ın IŞİD’e karşı başarılı harekatımızdan yararlanmasına izin vermeyeceği”ni ilan etti.

Bu açıklama, ABD askerlerinin, Trump’ın Nisan ayında yaptığı, IŞİD’in yenilgisinden sonra çekilmeleri önerisine rağmen, Suriye’de konuşlanmış kalacağının işareti gibi görünüyordu.

Bu görüş, Trump’ın ulusal güvenlik danışmanı John Bolton’ın Helsinki zirvesi öncesinde ABC News ile yaptığı bir röportajda açık hale getirilmişti. Bolton, “Başkanın, IŞİD’in bölgesel halifeliği ortadan kaldırılana kadar ve İran tehdidi Ortadoğu genelinde devam ettiği sürece orada kalacağımızı açıkça ortaya koyduğunu düşünüyorum.” dedi.

Suriye’de, ülkenin doğu kısmında bir dizi üs kuran 2.200 dolayında ABD askeri konuşlu bulunuyor ve orada, hükümet karşıtı milisleri eğitip Şam’ın Suriye’nin petrol ve doğalgaz sahalarına erişimine izin vermiyorlar.

Demokratik Parti ve ordu-istihbarat aygıtı içindeki önde gelen kişiler, Rusya’yla Suriye konusundaki herhangi bir işbirliğini, ABD’nin emperyalist çıkarlarına ve Washington’ın Beşar Esad hükümetini devirme ve daha uysal bir ABD kuklası rejim kurma biçimindeki asıl amacına yönelik bir ihanet olarak suçluyorlar.

Senato’nun ve Temsilciler Meclisi dış ilişkiler komitesinin kıdemli üyeleri Bob Menendez ile Eliot Engel’in Helsinki zirvesinin düzenlendiği gün yayınladıkları ortak açıklamanın tepkisi buydu. Onlar, Trump’tan, “Rusya’nın Suriye konusundaki her türlü talebini reddetme”sini talep ediyor ve “Esad Suriye’de kalırsa, IŞİD’e ve diğer aşırılıkçı gruplara karşı mücadele hiçbir zaman bitmeyecek” diye ısrar ediyorlardı.

Bu arada, Pentagon ve CIA ile sıkı bağlara sahip Washington’daki düşünce kuruluşları, Helsinki toplantısı öncesinde, ABD’nin Suriye müdahalesinde bir tırmanma talep eden açıklamalar yayınladılar.

ABD’li silah şirketlerinin finanse ettiği ve uzun süredir Pentagon danışmanı olan Kimberly Kagan’ın önderlik ettiği Savaş Çalışmaları Enstitüsü’nden Jennifer Cafarella, Foreign Affairs için, “Suriye’den çıkma” başlıklı bir makale kaleme aldı. Cafarella, özünde, yüz binlerce yaşama mal olan bir savaşı yeniden başlatmayı ve yenilgiye uğramış olan İslamcı asi gruplarını yeniden oluşturmayı savunuyor.

Savaş ve İsrail yanlısı bir düşünce kuruluşu olan Washington Enstitüsü de, benzer şekilde, Obama’nın eski Ortadoğu danışmanı Dennis Ross’un ve yine ABD ordusunun çekilmesine karşı uyarıda bulunan iki eski büyükelçinin, Suriye’nin İran ile askeri çatışma hazırlığında “sıfır noktası” olduğunu savunan bir yazısını yayınladı.

Yazı, “kuzeyde Türkiye’yle, ABD’ye ve müttefiklerine ülkenin en kaynak zengini bölümü dahil Suriye topraklarının yüzde 40’ı üzerine denetim uygulama olanağı verecek [yenilenmiş] bir anlayış” [geliştirmenin] yanı sıra “göreve uygun boyutta ve uçuşa/araç hareketine yasak bölge ile tamamlanmış” bir askeri varlık çağrısı yapıyor.

Trump ile Putin arasında Suriye konusunda varılan kısmi anlaşmalar ne olursa olsun, ABD emperyalizminin yönelimi, Ortadoğu’da, kaçınılmaz olarak dünyanın iki büyük nükleer gücünü çatışma içine çekecek olan çok daha geniş ve kanlı bir savaş yönündedir.