Ücretler uğruna sınıf savaşı

17 Temmuz 2018

Wall Street Journal, “İşçiler Ücret Kazanımlarını Memnuniyetle Karşılıyor Ama Şirketler Sıkışıklık Hissediyor” başlıklı bir makalede, işçilerin ücret artışı taleplerinin hisse senedi piyasası bolluğunu sona erdirme tehdidi yaratıyor olduğu uyarısında bulunuyor.

Makale, işçilerin ücretlerin yıllardır yerinde saymasını ve gerilemesini tersine çevirme mücadelesinin şirketler Amerikası’nın kar dürtüsü ile uyuşmazlık içinde olduğunu kabul ediyor ve üstü kapalı olarak, işçi sınıfı ile kapitalist sınıfın toplamı sıfır eden bir sınıf savaşına girdiğini kabul ediyor.

Makale, “Yükselen ücretler, bazı ABD şirketlerinin karlarını yemeye başlıyor” diye giriş yapıyor ve şöyle devam ediyor: “Bir dolarcılardan otel işletmecilerine ve gıda zincirlerine kadar, işletmeler, son aylarda, yüksek emek maliyetlerinin karlarında bir engel oluşturduğu uyarısında bulundular (ikinci çeyrek kazançlar dönemi öncesinde ivme kazanmaya çalışırken, dokuz yıllık borsa yükselişi için potansiyel bir karşı rüzgar).”

İşçiler, son 16 aydaki yüzde 2,5’lik ortalama ücret artışının artan hayat pahalılığını karşılamaya yeterli olmadığını biliyorlar. Ama Wall Street Journal’a kalırsa, bu hafif artış bir “tehdit”tir.

Makale, emek maliyetlerindeki yüzde 1 artışın, şirket kazançlarını yüzde 0,8 gerilettiğini belirten bir Goldman Sachs raporunu aktarıyor. Başka bir ifadeyle, şirket karlarındaki yükseliş, ücretleri baskılamaya ve işçi sınıfının sömürüsünü yoğunlaştırmaya dayanıyor.

Makale, ABD Merkez Bankası’nın (Fed), ülkenin merkez bankacılarının başlıca kaygısının, özellikle ücretleri kast ettikleri enflasyonda ani bir yükseliş tehlikesi olduğunu gösteren Haziran toplantısından tutanakların yayınlanmasının ardından geldi. Gazete, Çarşamba günü, Fed’in bölgesel banka amirlerinin çoğunluğunun, şu anda, daha hızlı bir şekilde artan faiz oranlarından yana olduğunu bildirdi. Politikadaki bu kaymanın amacı, Amerikan işçi sınıfının ücret basıncı işaretlerini kırmak için, ekonomik büyümeyi ve işe alım oranını yavaşlatmaktır.

Kapitalist sınıf, 2007-2008 mali krizini izleyen on yılda, işçi sınıfının toplumsal konumuna güçlü darbeler indirdi. Sonuçta, dünyanın “en zengin ülkesi” olan ABD’deki işçi sınıfı, 1930’lardan beri görülmemiş ekonomik güçlük seviyeleri ile karşı karşıya bulunuyor.

Şirket karları yeni doruklara tırmanırken, on milyonlarca işçi için yaşamın gerçekliği, toplumsal sefalet işaretlerindeki artışlarla tanımlanıyor: giderek artan opioid uyuşturucu kullanımı, gebelikte anne ölümü oranlarında artış, aşırı yorucu ve tehlikeli işyeri koşulları, gerileyen yaşam beklentisi, harap durumdaki altyapı ve öğrenim kredisi borç dağı.

Bu, uluslararası bir olgudur. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), kısa süre önce, 2018 Küresel İstihdam Görünümü Raporu’nu yayınlandı. Raporda, “2017’nin sonunda, OECD bölgesindeki nominal ücret artışı, işsizlik düzeylerinin karşılaştırılabilir olduğu Büyük Durgunluk’tan hemen öncesinin yalnızca yarısıydı.” deniyordu. Sonuç olarak, “çalışma yaşındaki nüfus arasında yoksulluk artmıştır.”

Ücretler artan şirket kazançlarına yetişememekle kalmadı; üretkenlikteki artışların da gerisinde kaldı. OECD raporu, “Eğer ortalama gerçek ücretler 1995-2014 arasında üretkenlik artışını eksiksiz izlemiş olsaydı, dönemin sonunda yüzde 13 daha yüksek olacaklardı.” diye belirtiyor.

ABD ve Avrupa egemen sınıfları, mali krizden ve onun sonucunda oluşan kitlesel işsizlikten, ücretleri bastırmak, şirket karlarını arttırmak ve sömürüyü yoğunlaştırmak için yararlandılar. Bu, sözde daha düşük işsizlik oranlarına rağmen, bu en son dönemde de devam etmiştir.

OECD genelinde emeğin gayri safi yurtiçi hasıladaki toplam payı, 1995’ten 2013’e kadar yüzde 3,5 puan düştü. Bu, söz konusu dönemin sonu itibariyle, yılda kabaca 1,89 trilyon dolara denk bir servet aktarımını yansıtmaktadır.

ABD’de, emeğin tarım dışı ulusal gelirdeki payı, 2000’de yüzde 66,4 iken, 2018’de yüzde 58,9’a düştü ki bu, sadece 2018’de 1,4 trilyon dolara denk düşecek bir servet aktarımı demektir.

Bu büyük çaplı değişiklikler “rastlantısal” ekonomik süreçlerin değil; ABD’deki ve Avrupa’daki büyük mali güçlerin egemen sınıflarının yasalaştırdığı kasıtlı politikaların ürünüdür. ABD Merkez Bankası, 2008’den itibaren, faiz oranlarını sıfırda ya da sıfıra yakın tutup hisse senedi piyasalarını şişirecek şekilde, bankaların ve şirketlerin kasalarına yüz milyarlarca dolar pompalamaya başladı.

Obama yönetimi, banka kurtarmasını yönetmek için Bush yönetimi ile birlikte çalışmasının ardından, işçi ücretlerini ve sosyal haklarını kesmek üzere bir strateji uygulamaya koydu. Obama’nın Beyaz Saray’ı, 2009’daki otomotiv kurtarması sırasında, Birleşik Otomotiv İşçileri (UAW) sendikasının tam desteğiyle, yeni işe alınan herkese genel bir yüzde 50’lik ücret kesintisi dayattı.

Demokratlar, 2010’da Obamacare’in geçmesiyle birlikte, şirketlere, işçilerin cepten yaptıkları sağlık hizmeti masraflarını arttırmaları ve yan ödemeleri kesmeleri ya da işverenin sağladığı sağlık hizmetini tümüyle ortadan kaldırmaları için teşvikler sağladılar. 2013-2014 Detroit iflası, kamu çalışanlarının emeklilik maaşlarına ve sağlık hizmetlerine yönelik saldırıda bir kilometre taşıydı.

Piyasa çöküşünden sonra eklenmiş olan işler, büyük bir çoğunlukla, yarı zamanlı ve düşük ücretli idi. San Francisco Federal Reserve’in geçtiğimiz hafta kabul ettiği gibi, “zoraki yarı zamanlı çalışmada yüksek oranlar kalıcı.” Eşitsizlik, görülmemiş seviyelere ulaşmış durumda: şu anda, Amerika’daki en zengin üç kişinin serveti, ABD halkının en yoksul yarısının net servetine eşit.

Bu toplumsal karşıdevrimi mümkün kılan, sınıf mücadelesinin bastırılmasıydı ve sendikalar bunda belirleyici rol oynadılar. Geçtiğimiz on yılda ABD’deki grev düzeyi, hükümetin 1947’de kayıtları toplamaya başlamasından bu yana en düşük seviyedeydi.

Bu yılki grevlerde, Batı Virginia, Oklahoma ve Arizona öğretmenlerinin iş bırakma eylemlerinin öncülük ettiği kabarma ve en önemlisi, grevlerin sendikaların değil tabandaki öğretmenlerin inisiyatifiyle başlatıldığı gerçeği, egemen sınıfa korku saldı ve onu, işçilerin militanlığını baltalamak için ekonomik önlemler almaya itti.

Toplumsal karşıdevrim dünya çapında. Avrupa genelinde, hükümetler, sosyal güvenlik ağlarından geriye kalanları ortadan kaldırmayı hedefleyen politikalar uygulamak için yarışıyor: Büyük Britanya’da Ulusal Sağlık Hizmeti’ne ve sosyal konutlara yönelik kesintiler; Fransa’da cezalandırıcı çalışma yasalarının geçmesi ve demiryolu işçilerine yönelik saldırılar; Almanya’da yeni kemer sıkma önlemleri ve İspanya’da, İtalya’da ve Yunanistan’da AB’nin dikte ettiği kemer sıkma programları.

Uluslararası iletişim ve tedarik hatları eliyle birbirlerine gitgide daha fazla bağlanmış olan dünyanın her yerindeki işçiler, tatmin edici ücret artışları talepleri ileri sürüyor. ABD’de, Arizona’daki öğretmenler, yılda 20.000 dolarlık ücret artışları istediler. Almanya’da, metal işçileri, 3,9 milyon işçi için yüzde 6’lık bir ücret artışı talep ettiler. Fransa’da, demiryolu işçileri, ücretlere ve sosyal haklara yönelik saldırılara karşı grev sürdürüyor. Norveçli petrol işçileri, yüzde 8’lik bir ücret artışı talebiyle Perşembe günü greve çıktılar.

Arjantinli kamyon şoförleri yüzde 30’luk ücret artışı talep ederken, Brezilya’da ve Çin’de kamyon şoförleri büyük bir ücret artışı için greve gitti. Güney Afrika’da, binlerce kamu hizmeti çalışanı, Cuma günü, işverenleri Eskom’dan gelen yüzde 7’lik bir ücret artışı teklifini reddetti. Bangladeş’teki hazır giyim işçileri, asgari ücret ödenmesini talep eden protestolar düzenliyor.

Wall Street Journal’ın kaygısı, herhangi bir ücret basıncının hisse senedi piyasalarını bir iskambil kule gibi çökertecek olmasıdır. Ancak her grev ve protesto ile birlikte, işçi sınıfının önüne çıkan temel soru şudur: Dünyadaki servetin nasıl bölüşüldüğünü kim kontrol ediyor?

Sosyalist Eşitlik Partisi, büyük şirketlerin ve bankaların kamulaştırılması ve bunların kamu işletmelerine dönüştürülmesi çağrısı yapar.

Şu anda işçileri sömürmek ve mali oligarşinin servetini arttırmak için kullanılan muazzam ekonomik ve teknolojik kapasiteler, dünya ekonomisinin insanlığın gereksinimlerini karşılamak üzere yeniden örgütlenmesinin araçlarına dönüştürülmelidir. Ücretlerden ve sosyal haklardan çıkarılıp hisse senedi piyasalarına akıtılan trilyonlarca dolar, dünya çapında milyarlarca insan için konut, sağlık hizmeti, eğitim, yeterli beslenme, temiz su ve kültüre erişim sağlamak üzere bayındırlık işleri programına yeniden yönlendirilmelidir.

Bu ise, kapitalizmin devrimci yolla yıkılmasını ve sosyalizmin kurulmasını gerektirmektedir.

Eric London