AB sığınmacılara yönelik saldırıları arttırıyor

Alex Lantier
29 Haziran 2018

Brüksel'de bugünkü Avrupa Birliği (AB) zirvesi başlarken, AB devletleri sığınmacılara karşı aşırı sert önlemler talep etmede birbirleriyle yarışıyorlar.

Avusturya, 26 Haziran Salı günü, Slovenya ile olan sınırını kapatmak için, ağır silahlarla donanmış çevik kuvvet polislerinden, zırhlı araçlardan ve helikopterlerden oluşan büyük bir gücü harekete geçirdi. Viyana AB'nin dönem başkanlığını almaya hazırlanırken, AB'nin sığınmacılara yönelik şimdiki saldırılarını tırmandırmaya koyulduğunun işaretini veriyor.

İtalya'da yeni kurulan aşırı sağcı hükümetin kurtarma gemisi Aquarius'ta açlık çeken 629 erkeği, kadını ve çocuğu zor durumda bırakasının ardından, Libya açıklarında 220 sığınmacının boğulduğuna ilişkin haberler çıktı. İtalya'nın neofaşist İçişleri Bakanı Matteo Salvini, buna, kurtarma gemisi Lifeline'ın karaya yanaşmasını reddederek tepki gösterdi. AB'nin finanse ettiği Libya sahil koruması da 460 göçmeni taşıyan teknelerin yolunu kesti ve bu göçmenleri Libya'daki gözaltı kamplarına gönderdi.

AB'nin desteğiyle 2011 NATO savaşının ardından Libya'da kurulan kamplarda, on binlerce masum insan yeryüzünde cehennemi yaşıyor. Birleşmiş Milletler'in ve insan hakları gruplarının raporları, AB'nin Libya'daki kamplarındaki sığınmacılara nasıl saldırıldığını ve tecavüz edildiğini; onların nasıl köle olarak satıldığını ya da öldürüldüğünü belgeliyor. Salvini, şimdi, Libya'da daha fazla kampın inşa edilmesi çağrısı yapıyor. Bu arada AB, Irak'taki ve Suriye'deki savaşlardan kaçan milyonları alıkoymak için Türkiye ve diğer Ortadoğu ülkeleri ile birlikte çalışıyor.

AB şimdi, bu ülkelere, sığınmacıların Avrupa'ya ulaşmasını engellemek için zulüm uygulamaları için baskı yapıyor. Geçen yıl, Cezayir, 13.000'den fazla Afrikalı sığınmacıyı, Sahra Çölü'nü geçecek şekilde güneye doğru ölüm yürüyüşüne zorladı. Aralarında hamile kadınların ve çocukların bulunduğu çok sayıda insan öldü. AB dış politika şefi Federica Mogherini, bu haberlere, yalnızca Kuzey Afrika'daki “göçmen eleme” işlemine daha fazla para ayırma sözü vererek tepki gösterdi.

Şimdi, bu politikalar Avrupa'ya geliyor. Bu hafta düzenlenen göç üzerine AB mini zirvesi çökerken, İtalya'da ve Yunanistan'da, toplama kamplarından pek farklı olmayan, AB “sıcak nokta” kampları ağının genişletilmesine yönelik rakip öneriler ortaya çıktı. Madrid ve Paris başlıca AB ülkelerinde “kapalı alıkoyma merkezleri” önerirken, AB Konseyi Başkanı Donald Tusk, Arnavutluk'ta ve Tunus'ta kamplar açılması çağrısı yaptı.

Salvini, 600.000 insanı sınırdışı etme vaadinde bulunduktan sonra, Naziler tarafından soykırıma uğratılmış olan Romanları kayıt altına almaya yöneliyor ve onların tamamını sınırdışı etme çağrısı yapıyor. O, “Ne yazık ki, onların arasındaki İtalyanları [ülkede] tutmak zorundayız.” dedi.

Avrupa burjuvazisi, Nazi döneminden bu yana görülmedik ölçekte bir devlet terörü ve etnik temizlik politikasına yönelirken, Avrupa'daki ve dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca insan, AB'nin sığınmacılara yönelik barbarca tavrı karşısında dehşete kapılmış durumda. Ancak, bu saldırıya karşı mücadele etmek için, devrimci bir perspektif ve strateji gerekiyor. Egemen seçkinlerin, tamamı sığınmacıları hedefleyen zulmü destekleyen şu ya da bu hizibine yönelik ahlaki çağrılar, dünya kapitalizminin çöküşünden kaynaklanan krizi çözmede hiçbir işe yaramayacaktır.

Bu faşizan saldırıya, yalnızca, işçi sınıfının, sosyalist ve savaş karşıtı bir program temelinde bağımsız, uluslararası seferberliği yoluyla karşı konulabilir.

Bu, II. Dünya Savaşı'ndan bu yana yaşanan en büyük sığınmacı krizidir. O, Sovyetler Birliği'nin 1991'de dağılmasından beri, yaygın halk muhalefetine rağmen tüm Ortadoğu'da ve Afrika'da gerçekleştirilen çeyrek yüzyıllık yeni sömürgeci savaşlardan ve müdahalelerden kaynaklanmaktadır. 60 milyondan fazla insan, Irak'taki, Balkanlar'daki, Afganistan'daki, Suriye'deki, Libya'daki, Mali'deki ve Sahra'nın kuzeyindeki savaşlardan kaçmış durumda.

Washington ile onun AB'deki müttefikleri arasında yaşanan doğrudan emperyalistler arası anlaşmazlıkların ortaya çıkmasıyla birlikte, bu uluslararası krizin yeni bir aşamasına ulaşılmıştır. AB, G7 Zirvesi'nin ABD'li ve AB'li yetkililerin karşılıklı ticaret savaşı gümrük vergileri uygulaması üzerine çökmesinin ardından, ABD'ye, Rusya'ya ve Çin'e rakip bir ordu geliştirmeyi amaçlıyor. Dizginsiz militarizme ve uluslararası ölçekte rakip ticaret bloklarının oluşmasına doğru hareket, içeride demokratik haklara yönelik saldırılarla birlikte gidiyor.

Alarm çanlarının çalınması gerekiyor: 1930'larda olduğu gibi, faşist politikalar yalnızca sığınmacıları değil ama tüm işçi sınıfını hedeflemektedir. Geçen yıl, AB'nin “Ne Kuşağı” kamuoyu araştırması, 35 yaş altı Avrupalıların orduya katılmaya karşı olduğunu ama bir “kitlesel ayaklanma”ya katılmayı destekleyeceğini ortaya koymuştu. Eğer işçiler AB'nin toplama kamplarını ve polis kurumlarını sağlamlaştırmasına izin verirlerse, bu polis-devlet terörü aygıtı, işçi sınıfı içindeki siyasi muhalefete yönelecektir.

Avrupa'nın dört bir yanındaki işçiler, giderek artan biçimde, yüz milyarlarca avroyu savaş makinesine akıtmak için tasarlanmış kemer sıkma önlemlerine karşı harekete geçiyorlar. Fransa'daki demiryolu, havayolu ve enerji işçileri, Almanya'daki ve Türkiye'deki metal işçileri ve İspanya'daki havayolu ve perakende satış işçileri grev eylemlerine giriştiler. AB'nin aşırı sağa yönelmesi, 1930'larda olduğu gibi, çözülmesi gereken sorunun kimin yöneteceği olduğunun bir işaretidir. Tüm Avrupa'daki işçi mücadelelerinin iktidar uğruna ortak bir mücadelede birleştirmek acildir.

Bu mücadele, yalnızca, tüm Avrupa'daki sendikalara ve burjuva partilere (Yunanistan'daki Syriza, İspanya'daki Podemos, Fransa'daki Yeni Antikapitalist Parti, Almanya'daki Sol Parti vb.) karşı olarak ilerleyebilir. Libya'daki ve Suriye'deki savaşları “demokratik devrimler” olarak destekleyen bu örgütler, şimdi, AB'nin göçmen karşıtı saldırısına uyarlanıyor ya da onu aktif bir biçimde gözetiyorlar.

Syriza hükümeti Yunanistan'da AB “sıcak nokta” kamplarını yönetirken, Podemos, Aquarius'u kabul ettikten sonra, başka yerlerdeki göçmen karşıtı politikalardan kaçan göçmenler için sığınak işlevi görmeyeceğini vurgulayan sosyal demokrat azınlık hükümetinin başlıca desteğidir.

AB'nin saldırısına karşı koymak, işçilerin göçmenlere ve sığınmacılara yönelik polis baskınlarına karşı direnişi ve grevleri örgütleyecek işyeri ve mahalle komitelerinde örgütlenmesini gerektirmektedir. Temel demokratik hakların savunusu şunları gerektiriyor:

* Ortadoğu'daki ve Kuzey Afrika'daki tecrit kamplarının dağıtılması; Avrupa ve ABD birliklerinin bu bölgelerden çekilmesi; sığınmacıların diledikleri AB ülkesine özgürce ve güvenli geçişi.

* AB'nin “sıcak nokta” toplama kamplarının dağıtılması; Avrupa'daki tüm sığınmacılara ve belgesiz göçmenlere yasal statü tanınması.

* AB'nin Frontex sınır polisinin lağvedilmesi.

* AB sınırdışı aygıtına ve etnik temizliğe hazırlanan tüm devlet politikalarına direniş.

* Kamu hizmetlerine, eğitime, tüm işçilere (göçmen ya da yerleşik) iş sağlanmasına trilyonlarca avro sağlanması. On yıldır AB banka kurtarmalarında israf edilen servet kamulaştırılmalı ve çalışanların acil toplumsal gereksinimlerini karşılamak için kullanılması.

İşçi sınıfının, hızla aşırı sağcı yönetim biçimlerine kayan bir Avrupa burjuvazisi ile görünen çatışmasında, devrimci yolu tutmaktan başka seçeneği yoktur. Gelişmeler, SSCB'nin dağılmasının ve bir yıl sonra AB'nin kurulmasının 20. yüzyıldaki savaşlar ve toplumsal devrimler çağına sonuna işaret ettiği iddiasını paramparça ediyor. 21. yüzyılda yeni felaketleri önlemek için, 1917 Ekim Devrimi'nde ve faşizme karşı mücadelede cisimleşmiş olan uzlaşmaz mücadele geleneğine dönüş zorunludur.

Her şeyden önce, en önemli görev, işçi sınıfının sosyalizm uğruna devrimci mücadelede uluslararası birliğidir. Bu, Avrupa'da, kapitalist AB'nin devrilmesi ve yerini Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri'nin almasıdır.