Münih Güvenlik Konferansı’nın üzerinde savaş bulutları toplanıyor

Peter Schwarz
19 Şubat 2018

Christopher Clark, The Sleepwalkers [Uyurgezerler] kitabında, Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki son iki yılın “en ilginç özelliklerinden biri,” diye yazıyor, “tam da silah depolama ivme kazanmaya devam eder ve bazı askeri ve sivil önderlerin tutumları daha militanlaşırken, bir bütün olarak Avrupa uluslararası sisteminin şaşırtıcı bir kriz yönetimi ve yumuşama kapasitesi sergilemiş olmasıydı.”

Bugün Almanya’da başlayan Münih Güvenlik Konferansı’nı (MSC) değerlendirirken, bu satırlar akılda tutulmalı.

Yıllık toplantı, ana programdaki tartışmalara, konferans sırasındaki yüzlerce etkinliğe ve çok sayıda gizli toplantıya katılan yüzlerce üst düzey siyasi ve askeri temsilciyi bir araya getiriyor. Dünya genelindeki çeşitli çatışma bölgelerindeki taraflar temsil ediliyor.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile Ukrayna Devlet Başkanı Petro Poroşenko Münih’te. Konferansa katılan Ortadoğu’daki hükümet başkanları arasında Binali Yıldırım (Türkiye), Binyamin Netanyahu (İsrail), Haydar el-İbadi (Irak) ve Temim bin Hamad es-Sani (Katar) ve dışişleri bakanları Muhammed Cevad Zarif (İran) ile Adil el-Cubeyr (Suudi Arabistan) bulunuyor.

Amerika Birleşik Devletleri, Savunma Bakanı James Mattis, Ulusal Güvenlik Danışmanı H.R. McMaster, CIA başkanı Mike Pompoe ve Ulusal Güvenlik Kurumu (NSA) şefi Dan Coats tarafından temsil ediliyor. Almanya, geçici bir hükümete sahip olmasına rağmen dört bakanla temsil ediliyor: Ursula Von der Leyen (Savunma), Sigmar Gabriel (Dışişleri), Thomas de Maiziere (İçişleri) and Gerd Müller (Kalkınma).

Diğer Avrupa ülkeleri ve kurumları da güçlü bir şekilde temsil ediliyor: Britanya’yı Başbakan Teresa May ile İstihbarat Başkanı Alex Younger; Polonya’yı Başbakan Mateusz Morawiecki ile Savunma Bakanı Mariusz Blaszczak ve Avrupa Birliği’ni (AB) Komisyon Başkanı Jean-Claude Juncker ile Dış Politika Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini temsil ediyor.

Konferansın katılımcıları arasında, BM Genel Sekreteri Antonio Guteres, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, üst düzey askeri kişilikler ve Uluslararası Para Fonu, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı, Uluslararası Ceza Mahkemesi, Afrika Birliği, Kızıl Haç ve bir incir yaprağı olarak İnsan Hakları İzleme Örgütü gibi uluslararası örgütlerin önde gelen temsilcileri de var.

Konferans, artan uluslararası anlaşmazlık işaretlerinin ve vahim bir savaş tehlikesinin ortasında gerçekleşiyor. MSC’nin başkanı Alman diplomat Wolfgang Ischinger, konferansın esasını oluşturacak olan Münih Güvenlik Raporu’nun girişinde, “Dünya, geçtiğimiz yıl içinde, önemli bir çatışmanın eşiğine daha fazla (çok yakınına!) yakınlaştı.” diye yazdı.

Ischinger’in sözünü ettiği örnekler, Kuzey Kore ile ABD arasındaki gerilimleri, Suudi Arabistan ile İran arasındaki ilişkiyi, NATO ile Rusya arasındaki gerilimleri, Orta Menzilli Nükleer Güç Antlaşması gibi önemli silah denetim antlaşmalarının çökmesini ve milliyetçiliğin ve bağnazlığın yükselişini kapsıyordu.

Bununla birlikte, bu üst düzey konferansın gerilimleri yumuşatmaya ve durumu yatıştırmaya çaba harcayacağını bekleyen herkes hayal kırıklığına uğrayacak. Bunun yerine, tartışmaların merkezinde, toplanan büyük güçlerin, özellikle de Avrupalıların gelecekteki savaşlara hazırlık olarak nasıl silahlanabileceği sorunu var.

Uluslararası düzenin çöküşüne ilişkin bir senaryo çizen Münih Güvenlik Raporu, “Eşiğine ve geriye mi?” vahiysel başlığına sahip. Konferans, bu soruya yanıt olarak, eşikten geri çekilmek yerine uçurumun içine atlamaya hazırlanıyor. Ischinger, 90 sayfalık Güvenlik Raporu ile birlikte, “Daha Avrupalı, Daha Bağlantılı ve Daha Yetenekli. Geleceğin Avrupa Silahlı Kuvvetleri’nin İnşa Edilmesi.” başlıklı 50 sayfalık bir Avrupa Savunma Raporu sundu. Söz konusu rapor, Wehrmacht’ı II. Dünya Savaşı’na hazırlamış olan Hitler’den bu yana benzeri görülmemiş bir güç gösterisiyle, Avrupa için gözü dönmüş bir silahlanma programını içeriyor.

Ischinger, Avrupalı devletlerin savunma harcamalarını GSYİH’nin yüzde 2’sine çıkarmaları ve ordu ve silah programlarını koordine etmeleri durumunda hangi silahların satın alınabileceğini ve ne tür savaşlara girilebileceğini ayrıntılı olarak çözümlemek için McKinsey şirket danışmanlarını tutmuş.

Belgeye göre, 28 AB üyesinin ve Norveç’in 2024’e kadar bu hedefe ulaşması durumunda, “Savunma için, her yıl, yaklaşık 114 milyar dolar dolarlık ek fon kullanılacak ki bu, Britanya’nın 2017 savunma bütçesinin iki katına denk.” O durumda Avrupa’nın toplam askeri harcaması, yüzde 50’lik bir artışla, 378 milyar dolar olacak. Bu artışın yarısı, “yüksek GSYİH’lere ve GSYİH’deki oranı açısından görece düşük bir savunma bütçesine sahip oldukları için, Almanya’dan, İtalya’dan ve İspanya’dan gelecek.”

Memnuniyetlerini güçlükle gizleyen Ischinger ile McKinsey, Avrupa’nın bu miktar karşılığında kaç tank, füze ve silah sistemi alabileceğini hesaplıyor. Onlar, “Artan savunma bütçeleri, geleceğin Avrupa silahlı kuvvetlerini biçimlendirmek için benzersiz bir fırsat penceresi açabilir.” diye yazıyor ve “ABD, 11 Eylül saldırılarına karşılık olarak harcamalarda benzer bir artış başlatmıştı.” diye ekliyorlar.

Onlar, bir noktada, Avrupa’daki tank eksikliğini kabul ediyorlar: “Örneğin, ABD, 2.800’den fazla ana muharebe tankına sahip; Britanya, Fransa, Almanya, İspanya ve İtalya ordularının her birinin 200-300 civarında tankı var.”

Onlar bunun ardından, “Birleştirilmiş Koruyucu Operasyon gibi bir görev [2011’de Libya’ya yapılan hava harekatı] için gerekli tüm donanımı sıfırdan satın almak ne kadar zaman alır?” diye soruyor ve şu yanıtı veriyorlar: “Avrupa’nın 2024 ile ilgili toplam donanım harcamasının (GSYİH yüzdesinde hiçbir değişiklik yapmadan) 1,3 yılını gereksinim duyulan 670 silah sistemini satın almaya ayırması gerekecek. Bu, tek bir büyük görev için tüm donanımı tek başına satın almanın, gerekli yatırım açısından oldukça zorlu bir iş olduğunu gösteriyor.”

Münih Güvenlik Konferansı’nın başlamasından bir gün önce Brüksel’de düzenlenen NATO Savunma Bakanları Toplantısı, bunların sadece varsayımsal sorular olmadığının altını çizdi. NATO, “Yük paylaşımı, bu tartışmanın başlıca konusudur.” diye bildiriyor ve ekliyordu: “Bakanlar, NATO’nun Savunma Yatırımı Taahhüdü’nün yerine getirilmesindeki ilerlemeyi değerlendirdiler. 2024’e kadar, 15 Müttefik’in, GSYİH’nin yüzde 2’sini ya da daha fazlasını savunmaya harcaması bekleniyor. Genel Sekreter Jens Stoltenberg, ‘Doğru yönde ilerliyoruz ve önümüzdeki yıllarda daha da fazla ilerleme bekliyorum,’ dedi.”

Almanya’daki muhafazakar partiler ile Sosyal Demokratlar arasındaki yeni hükümetin politikalarının temelini biçimlendirecek olan koalisyon anlaşması, Avrupa’da büyük bir askeri takviyeyi ve sıkı savunma işbirliğini savunuyor. Emekli diplomat Ischinger, Almanya’nın savunma ve dışişleri bakanlıkları ile sık sık görüş alışverişinde bulunuyor.

Münih Güvenlik Raporu, bu çılgınca yeniden silahlanma programının hedefinin kim olduğunu açıkça ortaya koyuyordu. Rapor, Çin’in ve Rusya’nın yanı sıra ABD’yi de potansiyel bir rakip olarak tanımladı. Rapor, “II. Dünya Savaşı sonrasında kurulmuş sözde liberal uluslararası düzene, bir dizi kuruma ve kurala” yönelik en önemli saldırılar, şaşırtıcı bir şekilde, “beklenmedik kaynaklardan geliyor” diye belirtiyor. “G. John Ikenberry’nin belirttiği gibi, ‘dünyanın en güçlü devleti, yaratmış olduğu düzeni baltalamaya başlamış durumda. Doğruyu söylemek gerekirse, değişim yanlısı bir güç sahneye çıkmış durumda ama o özgür dünyanın atan kalbi Oval Ofis’te oturuyor.”

Orta ve Doğu Avrupa, Afrika ve Ortadoğu gelecekteki çatışma alanları olarak saptanıyor. Bununla birlikte, Avrupa Birliği’nin çöküşü, siber saldırılar ve iç kargaşalar da olası savaş nedenleri olarak sayılıyor.

Bir bölüm, nükleer yeniden silahlanmaya ayrılmış. Rapor, “Nükleer silahlı güçler cephaneliklerini modernize ediyor, daha küçük nükleer silahlı devletler yeteneklerini geliştiriyor ve silah denetimi anlaşmaları aşınıyor.” diye belirtiyor. “Daha fazla aktörün ve daha az istikrarın olduğu ikinci bir nükleer çağ şekilleniyor.”

Münih Güvenlik Konferansı’na zemin oluşturan belgeler ve yeniden silahlanma planları, emperyalist güçlerin savaş planlarının oldukça ilerlemiş olduğu gerçeği konusunda kuşkuya yer bırakmıyor. Günümüzde yaşayan kuşak için, nükleer bir çatışmada ölme riski, kalp krizi ya da kanser gibi yaygın ölüm nedenleriyle ölmekten çok daha yüksektir. Buna rağmen, savaş karşıtı bir hareket mevcut değil.

Bunun nedeni, geçmişte silahlanmayı ve savaşı protesto etmiş olan partilerin tamamının kapitalist düzen ile barışmış olmasıdır. Toplumsal eşitsizlik, ulusal gerilimler ve mali istikrarsızlık eliyle parçalanmış olan kapitalizm, savaş tehlikesinin temel nedenidir. Yalnızca savaşa karşı mücadeleyi kapitalizme karşı mücadele ile birleştiren kitlesel sosyalist bir uluslararası işçi sınıfı hareketi savaş tehlikesine etkin şekilde karşı koyabilir.